İnsan neden yönetmek ister? Neden yalnızca kendisini değil; çocuğu, kadını, toplumu, doğayı, düşünceyi, zamanı, hatta sevgiyi bile kontrol etmeye çalışır? Neden insanlık tarihi boyunca “yönetmek”, çoğu zaman “yaşamak”tan daha değerli hale gelmiştir? Belki de insanlığın en büyük kırılması tam burada başladı: İnsan, yaşamın bir parçası olmaktan çıkıp yaşamın sahibi olduğunu sandığı anda…
Yönetme arzusu yalnızca siyasal bir mesele değildir. Aynı zamanda psikolojik, tarihsel, kültürel ve uygarlıksal bir meseledir. İnsanlık tarihinin büyük bölümü, görünürde düzen kuran ama özünde yönetme tutkusunu büyüten uygarlıkların tarihi gibidir. Bu nedenle savaşların, sömürünün, kadının bastırılmasının, doğanın talan edilmesinin ve insanın insana yabancılaşmasının merkezinde yalnızca iktidar değil; daha derinde kökleşmiş bir yönetme arzusu vardır.
Çünkü yönetmek yalnızca hükmetmek değildir; aynı zamanda kendisini güçlü hissetmektir. Kontrol eden insan, korkularını bastırdığını düşünür. Bu yüzden yönetme tutkusu çoğu zaman özgüvenden değil, derin bir güvensizlikten doğar. İnsan kaybetmekten korkar, önemsiz olmaktan korkar, unutulmaktan korkar, güçsüz görünmekten korkar. Yönetmek ise ona sahte bir merkez olma hissi verir. Her şeyi kontrol eden kişi, kendi kırılganlığını görünmez kılacağını sanır. Bu nedenle yönetme arzusu çoğu zaman sevginin değil, korkunun çocuğudur.
İnsan doğduğu anda yönetmek isteyen bir varlık değildir. Bir bebek hükmetmeyi değil; bağ kurmayı, güvenmeyi ve sevilmeyi ister. İnsan doğası gereği ilişkiseldir. Fakat tarih boyunca kurulan uygarlık biçimleri, özellikle erkek egemen sistemler, insanı yavaş yavaş yönetmeye programladı. “Güçlü olan yönetir”, “erkek sözünü geçirir”, “otorite sorgulanmaz”, anlayışı yalnızca siyasal yapılarda değil; ailede, okulda, dinde, orduda ve gündelik yaşamın her alanında yeniden üretildi. Böylece yönetmek doğal değil ama normal hale geldi.
Burada “erkeklik” yalnızca biyolojik bir erkeklik değildir; kontrol etmeyi, sahip olmayı, buyurmayı, görünür olmayı ve hükmetmeyi kutsayan tarihsel bir zihniyettir. Bu yüzden yöneten kişinin içinde çoğu zaman erkekleşmiş bir karakter oluşur. Kadın da aynı iktidar kodlarıyla hareket ettiğinde, erkek egemen zihniyetin taşıyıcısına dönüşebilir. Çünkü mesele cinsiyetten çok, tahakküm kültürüdür.
Bu zihniyet yaşamı birlikte kurulacak bir alan olarak değil; denetlenecek bir nesne olarak görür. Kadını mülk gibi gören anlayışın, doğayı sınırsız kaynak olarak tüketen sistemin, çocuğu şekillendirilecek bir nesneye dönüştüren eğitimin temelinde de bu vardır. Yönetme arzusu büyüdükçe ilişki yerini sahipliğe bırakır. İnsan artık anlamaya değil, biçimlendirmeye çalışır. Sevmeye değil, hükmetmeye yönelir.
Bu yüzden yönetmeyi çok seven biri çoğu zaman insanı da tam anlamıyla sevemez. Çünkü gerçek sevgi, karşısındakinin özgürlüğünü kabul etmeyi gerektirir. Oysa yönetme tutkusu eşitliği sevmez. Sürekli yöneten kişi, farkında olmadan karşısındakini bir özne değil; yönlendirilecek bir nesne gibi görmeye başlar. Hatta bazen baskıyı bile “iyilik” adı altında kurar. “Senin iyiliğin için”, “henüz hazır değilsiniz”, “şimdilik buna ihtiyaç var” gibi cümleler çoğu zaman tahakkümün ahlaki kılıflarıdır.
Bugün birçok iktidarın, örgütün, ya da otoritenin sıkça kullandığı bir söylem vardır: “Şu anda demokrasinin zamanı değil.” Ya da “önce mücadele, sonra demokrasi”, “şimdi demokrasi istemek demokrasicilik olur.” Oysa demokrasiyi sürekli geleceğe ertelemek, çoğu zaman yönetme arzusunun kendisini koruma biçimidir. Çünkü gerçek demokrasi yalnızca seçim değildir; yetkiyi paylaşmak, eşitliği kabul etmek ve başkasının iradesine alan açmaktır. Yönetme tutkusu ise tam da bundan rahatsız olur. Bu yüzden birçok yapı, demokrasi adına konuşurken bile özünde yönetme ayrıcalığını bırakmak istemez. Demokrasi ertelendikçe iktidar derinleşir; iktidar derinleştikçe de insanlaşma geriler.
Yönetme arzusu bazen yalnızca siyasal bir sorun değil, psikolojik bir bağımlılık haline gelir. Sürekli görünür olmak isteme, herkes tarafından onaylanma ihtiyacı, son sözü söyleme tutkusu, insanların hayatı üzerinde belirleyici olma isteği… Bunlar yalnızca devletlerde değil; ailede, ilişkilerde, akademide, devrimci yapılarda, hatta dostluklarda bile görülebilir. Çünkü iktidar yalnızca saraylarda değil; insanın dilinde, bakışında ve ruhunda da kurulabilir.
Belki de bu yüzden insan her şeyi yönetmeye çalıştıkça kendisinden uzaklaştı. Daha çok hükmetti ama daha az insanlaştı. Daha çok sahip oldu ama daha derin bir boşluğa sürüklendi. Modern insanın trajedisi biraz da budur: Her şeyi kontrol etmek isterken kendi iç dünyasını kaybetmesi…
Peki yönetimsiz bir yaşam mümkün mü? Tam anlamıyla hiçbir koordinasyonun olmadığı bir yaşam pratik olmayabilir. Fakat mesele yönetimin tamamen yok olması değil; tahakkümün ortadan kalkmasıdır. Çünkü birlikte yaşam elbette ortak kararlar, sorumluluklar ve örgütlenmeler gerektirir. Ancak bu örgütlenme buyurgan değil paylaşımcı, merkeziyetçi değil katılımcı, hiyerarşik değil yatay olabilir.
Gerçek mesele insanları yönetmek değil; yaşamı birlikte kurabilmektir. Birinde emir vardır, diğerinde ortaklık. Birinde korku vardır, diğerinde güven. Birinde görünür olmak isteyen egolar vardır, diğerinde görünmeden emek veren insanlar…
Belki de insanlığın geleceğini belirleyecek temel soru hâlâ önümüzde duruyor:
“Nasıl daha güçlü yönetiriz?” değil,
“Birbirimizi yönetmeden nasıl birlikte yaşarız?”
