Meclisin siyasal sistemimiz içindeki rolüyle ilgili değerlendirmelerde, Osmanlı son dönemi ile yeni Türkiye’nin ilk yıllarını birlikte ele alabilmeliyiz.
Özellikle İkinci Meşrutiyet Dönemi Meclis-i Mebusan içinde yürütülen tartışmalara baktığınızda, hem son derece seviyeli, hem de sorunlara çözüm odaklı siyaset tarzını görebiliriz.
Aynı şeyi Cumhuriyet öncesi savaş yıllarını da kapsayan Türkiye Büyük Millet Meclisi tartışmalarında da görmek mümkün. Bu seviyenin hiç şüphesiz yasal yapısal boyutları olduğu gibi, kişilerin siyasete yüklediği anlam ve mecliste oynamaya çalıştıkları rolle de doğrudan bağlantısı vardır.
Parlamentoyu toplumsal çalışmaların kürsüsü ve karar alma merkezi olarak gören anlayışın yerine, kişisel kariyer ve şöhret adresi gören yaklaşım geçince, siyasetin seviyesi düştüğü gibi, parlamentonun işlevi de zayıfladı. Bazıları hükümet sistemi değiştiği için parlamento işlevsizleşti değerlendirmesini yapmakla yetinip, ahlaki çürüme konusuna dair söz söylememeyi tercih ediyor.
Elbette geçiş dönemlerinde partiler, parlamento ve bakanlar yeni dönem sorumluluklarını görevlerini idrakte zorlanabilirler. Ancak daha vahim olan, değerler dünyası ile sorumluluk bilinci arasındaki bağların kopmasından kaynaklı deformasyondur.
Hangi hükümet sistemi olursa olsun, yozlaşmış alışkanlıklar ve davranış kalıplarının, siyasal kılıfa bürünmesi karşısında, toplumsal rol oynayamazlar.
Son yıllarda aleni hale gelen ve özel hayat sınırlarını aşan, hızlı zengin olma, kolay yoldan güce kavuşma, ve kişisel tatminlerini kürsü üzerinden, kartvizit üzerinden sağlama tavrı, sıradanlaşmaya başladı.
Geçmişte de hiç şüphesiz başbakanların, bürokratların, milletvekillerinin, kişisel zaafları siyasetin düzeyini etkilerdi. Ancak bunun olağan, yaygın hale gelmesi normalin ve doğrunun ölçüsünü ortadan kaldırmıştır.
23 Nisan dolayısıyla, çocuklarımıza yönelik sorumluluğumuzu, suç ortaklığımızı masaya yatırdığımız kadar, meclisin geldiği noktayı da cesaretle sorgulamalıyız.
Kurumlar kişilerden ibaret olmamakla birlikte, kişilerle var olur, kişilerle algı oluştururlar.
Kurtuluş Savaşı’nı yöneten ve henüz devletin diğer organları oluşmadığı için, bütün yetki ve gücü üstlenen birinci meclis ve o mecliste bulunan milletvekillerinin fedakarlığı, cesaretleri bugüne ve yarınlara da ışık tutmalı.
Koltuklarına yapışmış ve toplumun değil, çıkar şebekelerinin ilişki ağına teslim olmuş, siyasetçi profili ile meclisin saygınlığını inşa etmek mümkün değildir.
Egemenlik kavramının, sadece uluslararası alanda bağımsızlıkla olan ilişkisini değil, kamu yararı ve toplumsal çıkarla olan etkileşimini de ele almak, Türkiye’nin yarınları açısından, hatta tüm insanlığın varoluşu açısından büyük anlam içermektedir.
