CHP 7. Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Yeni dünya düzeni: Coğrafyanın Türkiye’ye sağladığı avantaj…” başlığıyla T24’ye yayımlanan yazısında ABD/İsrail-İran savaşını ve ABD’nin ana hedefleri ve ikincil hedeflerini analiz etti.
Kılıçdaroğlu, Türkiye’nin de önümüzdeki dönemde bu konularda hangi yaklaşımları geliştirmesi gerektiğine dikkat çekti.
İşte o makale:
Emperyal güçlerin dış politikasını yalnızca ilan edilen ilk hedef üzerinden okuyanlar, çoğu zaman bu güçlerin gerçek stratejik mantığını kaçırırlar. Çünkü bu güçler büyük krizlere tek senaryoyla değil, çoklu senaryolarla yaklaşır. Örneğin, ABD’nin vekili İsrail ile birlikte İran’da rejim değişikliği hedeflediğini, ancak bunu başaramadığını ve dolayısıyla stratejik olarak yenildiğini düşünebiliriz. Oysa bu okuma çoklu senaryo olasılığını düşündüğümüzde eksiktir. Evet, savaşın ilk aşamasında İran’ın iç siyasal yapısını sarsma ve rejimi çözülmeye zorlama amacı olduğu açıktı. Bu senaryoda, ABD Irak’ta yaptığı gibi (2003) İran’ın bazı üst düzey yöneticilerini öldürdüğünde bir rejim değişikliğinin gerçekleşebileceğini düşünmüşse, bu İran’ın tarihini bilmemesi demektir. Nitekim beklediğini bulamadı…
Stratejik boğaz Hürmüz…
Öte yandan, son günlerde ortaya çıkan diplomatik ve askeri işaretler, ikinci bir senaryonun uygulamaya konduğunu göstermektedir. Bu senaryonun odak noktası ise “Hürmüz Boğazı…” Hürmüz Boğazı’nın “uluslararası güvenlik” söylemi adı altında fiilen Amerikan denetimindeki yeni bir düzene taşınması olabileceğini gösteriyor. Nitekim ABD’nin İran’a ilettiği 15 maddelik öneride Tahran’dan “Hürmüz üzerindeki kontrolünden vazgeçmesi” talebi bunu açıkça gösteriyor. Burada kritik olan husus, ABD’nin hedefini değiştirmesi değil, gerçek hedefini açıkça dile getirmesidir. Kaldı ki ABD’nin Hürmüz’ü kontrol etme amacı yeni de değil. ABD’nin 39. Başkanı James Carter 23 Temmuz 1980 tarihinde Kongre ve Temsilciler Meclisinde yaptığı konuşmada Hürmüz Boğazı kontrolünün ABD için vazgeçilmezliğini açıkça vurgulamıştır.
Bu nedenle Hürmüz bağlamında konuşulan “uluslararasılaşma” kavramına dikkatle bakmak gerekir. Burada söz konusu olan nötr bir uluslararası hukuk düzenlemesi değil, güvenliğin uluslararasılaştırılması; komutanın ise merkezileştirilmesidir. Yani maliyet paylaşılacak, meşruiyet genişletilecek, fakat stratejik kumanda büyük ölçüde Washington’da kalacaktır. Böylece farklı bir yöntemle petrol – enerji akışları kontrol altına alınmış olacaktır. Bu yaklaşım modern jeopolitikte “akış kontrolü stratejisi” olarak tanımlanabilir. Bu strateji, toprak kontrolünden ziyade enerji, ticaret ve veri akışlarını kontrol edebilme kapasitesine dayanmaktadır.
Bu model, klasik sömürgecilikten farklı olarak “ağ temelli hegemonya” üretir. Görünüşte çok taraflı, gerçekte ise merkezi kontrol altında işleyen bir sistemdir. Bu model, “egemenlik sonrası yönetişim” anlayışını temsil eder. Devlet tamamen ortadan kaldırılmaz, ancak kritik fonksiyonlar uluslararası yapılara devredilir.
Uluslararası destek talebi…
Yeni sistemin bu temel özelliği; tek bir küresel düzen yerine, konu bazlı modüler düzenlerin ortaya çıkmasıdır. Bu yapı esnek, parçalı ve kontrol edilebilir bir küresel mimari üretir. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun, Avrupa ve Asya ülkelerinin de Hürmüz’ün güvenliğine katkı vermesi gerektiğini söylemesi bunun açık işaretidir.
ABD burada doğrudan ilhak değil, uluslararası kılıflı fiili bir denetim peşindedir. Bu, klasik sömürgecilikten farklı, ama mantık olarak onun güncellenmiş bir biçimidir: görünüşte çok taraflı, gerçekte ise hiyerarşik bir güvenlik mimarisi olarak düşünülmelidir.
Örneğin, Gazze için gündeme getirilen “Barış Kurulu” (Board of Peace) modeli de bu açıdan tesadüf değildir. Reuters’ın aktardığı plan, yalnızca ateşkes ya da teknik barış gözetimi değil; Gazze’de savaş sonrası geçici yönetişim, silahsızlandırma, uluslararası güvenliğin konuşlanması ve yeniden inşa sürecini birlikte ele alan yeni bir düzenek öngörüyor. Yani BM merkezli klasik çözüm formatının dışına çıkan, ABD destekli yeni bir uluslararası yönetişim kalıbı karşımıza çıkıyor. Hürmüz’de henüz aynı isimle açıklanmış bir kurul yok… Ancak çok uluslu bir “Hormuz Security Force”, BM içinde ayrıca konuşulan ticaret güvenliği mekanizması ve büyük güçlerin bu hattı yeniden kurumsallaştırma girişimleri, işlev bakımından benzer bir yapının ufukta belirdiğini gösteriyor.
Gazze’de “barış kurulu”, Hürmüz’de ise “güvenlik kurulu” veya “görev gücü” dili kullanılabilir; fakat stratejik mantık aynıdır: yerel egemenliği aşındırmak, uluslararası meşruiyet üretmek ve fiilî yönetimi büyük güç eşgüdümüne bağlamak…
İşlevsizleştirilen Birleşmiş Milletler…
Açıkça söylemek gerekiyorsa, ABD, Birleşmiş Milletleri bütünüyle ortadan kaldırmıyor; O’nu tek ve merkezi meşruiyet kaynağı olmaktan çıkarıyor. Gerektiğinde BM devreye sokuluyor, ama kurucu irade artık çoğu dosyada Washington’dan geliyor. Dünyanın yaşadığı yeni model, evrensel ve tekil bir düzen değil; konu başlığına göre tasarlanan modüler yapılardır. Bir yerde Gazze için savaş sonrası kurul, başka yerde Hürmüz için deniz güvenliği mekanizması gibi… Böylece BM ortadan kaldırılmadan ikincilleştiriliyor; gerektiğinde by-pass ediliyor, gerektiğinde de dışarıda tasarlanan projeye sonradan meşruiyet etiketi sağlamak için kullanılıyor.
Kilit ülke Türkiye
Bu çerçevede Türkiye’nin rolü bölge için hayati önemdedir. Türkiye, arabuluculukta oyalanmak değil, kurucu bir bölgesel çerçeve önermelidir. Tam da bu noktada CHP’nin dillendirdiği OBİT Projesi (Ortadoğu Barış ve İşbirliği Teşkilatı) büyük önem kazanıyor. Türkiye bölgesel sorunları çözmede akılcı politikalarla aktif rol üstlenmeli, komşu devletlerarasında asgari güvenlik mutabakatı sağlama pozisyonunu üstlenebilmelidir. Türkiye’nin tarihi ve coğrafi konumu buna olanak vermektedir. Dış müdahale ithal etmek yerine, komşu devletlerarasında asgari güvenlik mutabakatı üretmek Ortadoğu’da barışı kalıcılaştırma açısından çok önemlidir. Türkiye, öncüsü olduğu bu geleneğin güncellenmiş bir benzerine öncülük etmelidir.
Böyle bir yaklaşımın Türkiye açısından stratejik değeri büyüktür. Çünkü Türkiye aynı anda İran’la, Irak’la, Körfez monarşileriyle ve Batı’yla konuşabilen az sayıdaki devletten biridir. Bu kapasite yalnızca mesaj taşımak için değil, yeni bir bölgesel güvenlik platformu inşa etmek de için kullanılmalıdır. Türkiye bunu yapmazsa, ortaya çıkacak düzen büyük bir olasılıkla şu olacaktır: Askeri çerçeve ABD’den, mali yük Körfez’den, meşruiyet dili “uluslararası toplum”dan gelecek; Türkiye ise buna yüksek sesle itiraz etmeyen ama tamamen de sahiplenmeyen ara aktör olarak konumlanacaktır. Oysa kurucu bir rol üstlenirse, hem Hürmüz’ün “uluslararası güvenlik” örtüsü altında fiilen Amerikan denetimine taşınmasına karşı gerçek bir alternatif üretebilir hem de bölgesel egemenlik fikrini yeniden canlandırabilir
Thomas Barrack’ın Suriye’yi Hürmüz ve Kızıldeniz’e alternatif enerji koridorlarının parçası olarak işaret eden son açıklamaları da bu daha büyük jeopolitik resim içinde okunmalıdır.
Barrack, Suriye’nin Hürmüz ve Kızıldeniz etrafındaki enerji güvenliği krizine çözümün parçası olabileceğini, alternatif rota ve boru hattı bağlantılarının düşünülmesi gerektiğini dile getirdi. Bu söylem, Türkiye’nin yalnızca çevrede duran bir ülke değil, yeni enerji-koridor mimarisinin kara ayağında konumlandırılmak istendiğini düşündürüyor. Bu da konunun yalnızca boğaz güvenliği değil, bölgenin bütünsel yeniden örgütlenmesi meselesi olduğunu düşündürür.
Olasılıklar…
Bütün bu tabloyu bir arada düşündüğümüzde şu sonuca varıyoruz: ABD açısından mesele yenilgi ya da zafer değildir; hangi senaryonun işletildiğidir. Çünkü:
Rejim değişikliği olmazsa boğaz rejimi değişir.
Doğrudan kontrol olmazsa uluslararası görev gücü kurulur.
BM’den sonuç alınamazsa BM’ye paralel yapılar oluşturulur.
Bu yapıların maliyeti ise merkezin üzerinden çevreye, özellikle de Körfez ülkelerine dağıtılır.
Meşruiyet, “uluslararası toplum”diliyle üretilir.
Komuta ise merkezde toplanır.
Bu nedenle İran savaşı yalnızca Tahran’ın geleceğiyle ilgili değildir; Hürmüz’ün, Körfez’in, Suriye koridorunun ve nihayet bölgesel düzenin nasıl yeniden yapılandırılacağıyla ilgilidir. İlk senaryo tökezlemiş olabilir. Fakat ikinci senaryo, yani Hürmüz’ün uluslararası görünüm altında Amerikan stratejik denetimine taşınması, bugün her zamankinden daha görünür hale gelmiştir.
Ve sonuç…
Türkiye ve bölge ülkeleri için asıl soru, “ABD başarılı oldu mu olmadı mı?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: “Bölge, kendi güvenlik ve enerji mimarisini kendi mi kuracak, yoksa bunu uluslararası örtü altındaki dış güçlere mi bırakacak?” Eğer ikinci yol seçilirse, bu yalnızca klasik jeopolitik bağımlılık üretmez; güvenlikten lojistiğe, enerjiden sigortaya, veriden finansmana uzanan daha geniş bir dijital ve kurumsal kolonileşme dalgasını da derinleştirir. Tam da bu yüzden Türkiye’nin görevi arabuluculukta kalmak değil; yeni bir stratejiyle, (OBİT gibi) bölgesel güvenlik ve egemenlik tasarımına öncülük etmektir. Bundan daha da önemlisi, Türkiye’nin yalnızca güvenlik değil, ekonomik egemenlik üretmesi gerekir. Bu noktada “Özel Ekonomi Bölgeleri Temelli Ticaret–Finans–Üretim Ağı” modeli kritik bir araçtır.
Bu model, klasik serbest bölgelerden farklı olarak üretim, finans ve lojistiği entegre eden çok katmanlı bir ekonomik egemenlik sistemi oluşturmayı hedefler. Amaç, Türkiye’yi üretim yapan bir ülke olmaktan çıkarıp, küresel akışları yöneten bir merkez haline getirmektir.
ABD denizleri kontrol ederken, Türkiye’nin stratejik avantajı kara koridorlarını ve çoklu ticaret hatlarını kontrol edebilmesidir.
Bu kapsamda Türkiye merkezli kara ve enerji koridorlarının geliştirilmesi, Hürmüz’e bağımlılığı azaltacak stratejik bir alternatif oluşturur.

