Türkiye’nin yakın siyasi tarihi, yalnızca darbelerle, muhtıralarla, terörle değil; aynı zamanda kumpaslarla, kasetlerle, servis edilen görüntülerle ve karakter infazlarıyla da şekillendi.
Özellikle 2002–2015 yılları arasında Fetullahçı terör örgütünün emniyet, adliye ve mülkiye içindeki örgütlü yapılanması, hukuku bir adalet mekanizması olarak değil; insanları tasfiye etmenin, itibarsızlaştırmanın ve siyasi mühendislik yapmanın aracı olarak kullandı.
Herkes hatırlıyor…
MHP milletvekillerine kurulan kaset komplolarını…
Deniz Baykal’a yönelik kirli operasyonu…
Özel hayatın istismar edilerek siyasi sonuç üretilmeye çalışıldığı o karanlık dönem ve halen devam eden olaylar zinciri…
O dönemin en belirgin özelliği şuydu:
Mahkeme kararı beklenmeden infaz başlar, yargılamadan önce toplum önünde mahkûmiyet sağlanmaya çalışılırdı.
Bugün önümüze düşen bazı gözaltı görüntüleri, ne yazık ki bu kirli hafızayı yeniden canlandırıyor.
Yakın zaman da Ekrem İmamoğlu’nun İBB lojmanınında gözaltına alınması sırasında dronle çekim yapılıp, lojmanın servis edilmesi…
Emekli koruma polisinin bağ evinde arama yapılması ve kasasının açıldığında çıkan bir kutu mermi görüntüleri…
CHP ‘li belediye başkanları ve belediye çalışanlarının tek sıraya geçirilip İstanbul emniyet müdürlüğü Vatan caddesi yerleşkesinden teşhir edilerek adliyeye sevk görüntüleri…
Ünlülere ve toplumca bilinen şahıslara yönelik İstanbul cumhuriyet bassavcılığının beyanlara istinaden talimatla il içinde kolluğa ( jandarma ) yaptırdığı gözaltına alma ve adli tıp kurumu ile adliyeye sevk esnasında görüntülerinin servis edilmesi…
Bu günde;
Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım’ın gözaltına alınma görüntülerinin sosyal medyada servis edilmesi, sıradan bir “bilgi sızması” değildir. Bu olaylar, çok daha büyük bir sorunun işaretidir.
Çünkü burada tartıştığımız şey sadece bir gözaltı işlemi değil;
hukukun araçsallaştırılması, kamu gücünün teşhire dönüştürülmesi ve adaletin algı operasyonuna kurban edilmesidir.
Polis kamerası delil içindir, teşhir için değil
Önce temel bir gerçeği hatırlatalım:
Polis kamerası;
delilin doğru şekilde tespiti için vardır.
El konulan eşyanın kayıt altına alınması için vardır.
İşlemin usule uygun yürütüldüğünün belgelenmesi için vardır.
Yani kolluk kamerası, hukukun güvencesidir.
Ama aynı kamera;
Bir insanı sosyal medyada teşhir etmek için yoktur.
Kıyafetini, özel durumunu, kişisel mahremiyetini servis etmek için yoktur.
Kamuoyunda peşin hüküm oluşturmak için hiç yoktur.
Bu ayrımı bilmeyen bir kolluk anlayışı, hukuk devleti değil;
güç gösterisi yapan bir idare anlayışı üretir.
Sorulması gereken soru çok nettir:
Bu görüntüler kim tarafından kayda alındı?
Kim tarafından dışarı sızdırıldı?
Kim servis etti?
Kimler buna göz yumdu?
Çünkü bu görüntülerin kendiliğinden sosyal medyaya düştüğüne kimse inanmaz.
Masumiyet karinesi sadece kitaplarda yazsın diye yok.
Bir insan hakkında soruşturma yürütülebilir.
Gözaltı kararı verilebilir.
Arama yapılabilir.
Delil toplanabilir.
Bunların hepsi, hukuk içinde kaldığı sürece devletin yetkisidir.
Ama o kişinin henüz hakkında hüküm yokken, soruşturma sürerken, savunma hakkı tam kullanılmadan, daha yargılama başlamadan toplum önünde küçük düşürülmesi;
devletin yetkisi değil, devlet gücünün kötüye kullanılmasıdır.
Burada açıkça ihlal edilen üç temel ilke vardır:
Birincisi, masumiyet karinesi.
Yani bir kişi, hakkında kesinleşmiş yargı kararı olmadan suçlu ilan edilemez.
İkincisi, lekelenmeme hakkı.
Yani soruşturma süreci, kişiyi kamuoyu önünde itibarsızlaştırma aracına dönüştürülemez.
Üçüncüsü, kişilik hakları ve insan onuru.
Devlet, soruşturma yapabilir ama insanın haysiyetini çiğneyemez.
Bugün bu ilkeler çiğneniyorsa, mesele sadece bir belediye başkanı meselesi değildir.
Mesele, doğrudan doğruya hukuk devletinin sınırlarının aşılmasıdır.
Bu bir soruşturma tekniği değil, siyasi itibarsızlaştırma yöntemidir
Türkiye’de artık bu senaryo çok tanıdık:
Önce gözaltı…
Ardından servis edilen görüntüler…
Sonra sosyal medyada ahlak iması taşıyan, aşağılayıcı, peşin hükümlü bir dil…
Sonra televizyon ekranlarında “acaba ne çıktı?” merakı…
Ve en sonunda, daha mahkeme görmeden oluşmuş bir toplumsal mahkûmiyet…
Bu mekanizma hukukun değil, algı mühendisliğinin mekanizmasıdır.
Bir soruşturmanın en mahrem anlarından biri olan gözaltı işlemini, kamuoyuna malzeme haline getirmek;
kişiyi savunmasız bir anda teşhir etmek;
bunu da siyasi veya psikolojik üstünlük sağlamak için kullanmak;
bunun adı adalet değildir.
Bunun adı itibar suikastıdır.
Daha açık söyleyelim:
Eğer amaç gerçekten adalet olsaydı, dosya konuşurdu.
Delil konuşurdu.
Savcılık konuşurdu.
Mahkeme konuşurdu.
Ama dosya yerine görüntü konuşuyorsa,
hukuk yerine servis mekanizması çalışıyorsa,
delil yerine algı üretiliyorsa…
Orada adalet aramak safdillik olur.
FETÖ yöntemleriyle mücadele edilmez, FETÖ yöntemleri taklit ediliyor.
En acı olan da budur.
Bu ülke, yıllarca FETÖ’nün kurduğu kumpas düzeninden çok çekti.
Sahte delillerden, servis edilen görüntülerden, hedef gösterilen insanlardan, kaset komplolarından, medya ayağıyla yapılan infazlardan çok çekti.
Dolayısıyla bugün herhangi bir devlet görevlisinin, herhangi bir kolluk biriminin ya da herhangi bir siyasi merkezin;
aynı yöntemleri “başka amaçlarla” kullanmaya kalkması, sadece hukuksuzluk değil;
aynı zamanda bu milletin hafızasına hakarettir.
FETÖ’yü tasfiye ettiğini söyleyip, onun yöntemlerini yeniden üretirseniz;
örgüt gitmiş olur ama zihniyet kalır.
Ve bazen en tehlikeli olan da budur.
Devletin gücü, insan onuruna çarptığında meşruiyet kaybeder
Devlet güçlü olabilir.
Olmalıdır da.
Ama devletin gerçek gücü, kapıyı kırmakta değil;
kapıyı çaldığında dahi hukuku koruyabilmesindedir.
Gerçek devlet ciddiyeti, insanı küçük düşürmekte değil;
en ağır soruşturmayı bile insan onurunu koruyarak yürütebilmektedir.
Unutulmamalıdır:
Devlet adına görev yapmak, hukuku çiğneme yetkisi vermez.
Hiç kimse üniformasına, makamına ya da yetkisine güvenerek suç işleyemez.
Eğer bir memur, bir amir, bir görevli;
elde ettiği görüntüyü, bilgiyi ya da kaydı soruşturma dışında kullanıyor, kullandırıyor ya da servis ettiriyorsa;
bu yalnızca disiplin suçu değildir.
Bu aynı zamanda:
Görevin kötüye kullanılmasıdır.
Özel hayatın ve kişilik haklarının ihlalidir.
Soruşturmanın gizliliğini zedeleyen ağır bir hukuksuzluktur.
Ve elbette bunun hukuki bir karşılığı olmak zorundadır.
Türkiye’nin ihtiyacı teşhir devleti değil, hukuk devletidir
Bugün herkes kendine şu soruyu sormalı:
Bir belediye başkanına yapılan bu yöntem, yarın bir siyasetçiye, bir gazeteciye, bir akademisyene, bir bürokrata, sıradan bir vatandaşa yapılmayacak mı?
Hukuksuzluk, hedefe göre meşru görüldüğü an;
kimse için güvence kalmaz.
Çünkü hukuk, dosta ayrı düşmana ayrı uygulanırsa;
adı hukuk olmaz.
Bugün savunulması gereken şey, yalnızca bir kişinin hakkı değildir.
Savunulması gereken şey, devletin meşruiyeti, adaletin itibarı ve toplumun vicdanıdır.
Bu memleketin ihtiyacı;
teşhir değil, adalet…
linç değil, hukuk…
itibar suikastı değil, insan onuruna saygıdır.
Aksi halde yarın elimizde güçlü bir devlet değil,
gücünü hukuktan değil, korkudan alan bir yapı kalır.
Ve böyle bir yapının kazananı olmaz.
