Her zaman en kafa karıştıran sorulardan biri olmuştur; faşist, gerici, yolsuz ceberrut iktidarlarla yönetilen ülkelere, gelişmiş, liberal, demokratik ülkelerin silah zoruyla demorasi getirmesi… Belki hatırlarsınız, bizim kuşak bu soruyla gençlik yıllarında karşılaşmıştı. Birleşik Krallık’ta neoliberal politikaları hayata geçirmekle meşgul olan Margaret Thatcher başbakandı. Öylesine halk düşmanı bir politika izliyordu ki, artık zorlanmaya başlamıştı. İngiliz aklı pisliğe çalışır; bir millî hezeyan yaratmak ve tepkileri sönümlendirmek için savaş çıkarmak gibi… Hem de yaklaşık 12 bin kilometre ötedeki bir ülkeye, Arjantin’e! Birleşik Krallık’ın egemenliği altındaki Falkland Adaları’ndaki savaşın sebeplerinden biri buydu. Ancak, Thatcher ne kadar insanlık düşmanı ise Arjantin’de darbeyle iktidara gelen faşist generaller de o kadar eli kanlı zorbalardı.
Bir Yanda Faşist Generaller Öbür Yanda İngiliz Emperyalisti
Onların belki de Thatcher’dan daha fazla ‘millî birlik ve beraberliğe’ acilen ihtiyaçları vardı. Arjantililer’in ‘Las Malvinas’ adını verdikleri adayı işgal etmeye karar vermişlerdi. Thatcher için bundan iyisi ‘Şam’da kayısı’ydı! 2 Nisan 1982’de savaş başladı, iki donanma Atlantik Okyanusu’nun güneyinde çarpıştı, 14 Haziran 1982’de kazanan Birleşik Krallık oldu.
Thatcher uzun süreliğine koltuğunu garantiye almıştı. Darbeyi yapan faşist general Jorge Rafael Videla’dan devlet başkanlığı görevini bir yıl önce devralmış olan Robero Eduardo Viola liderliğindeki cunta silah gücüyle bir süre daha iktidarda kalabildi. Sonra defolup gittiler!
Atatürkçüler, ulusalcılar, sosyalistler başta olmak üzere, genel olarak kendisini anti-emperyalist olarak tanımlayanlar için zorlu bir süreçti. Kime karşı kimin yanında durmak ve bunu nasıl gerekçelendirmek gerektiği meselesini çözmek kolay değildi. Genelde sloganlara sığınılmıştı. Bayağı bir tartıştıktan sonra…
Emperyalist saldırganlık Venezuela’ya yönelik oldu mu pek sorun olmuyor. Ne de olsa ülkenin adı ‘Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti’ ve sonuçta kamucu-halkçı bir yönetim var ülkede, her ne kadar Türkiye’deki gibi otoriter, yolsuzluklara ve beceriksizliklere bulanmışsa da… Tavır belli; “Kahrolsun Amerikan emperyalizmi, yaşasın Venezuela halkının bağımsızlık mücadelesi” dediniz mi, tamam… Bu kadar kolay!
İran Halkı Direniyorsa, O Zaman Biz Neyin Kavgasını Yapıyoruz?
Şimdi komşu bir ülkeye ABD-İsrail ve Birleşik Krallık ittifâkının saldırıları sürüyor. İran İslam Cumhuriyeti de beklentilerin çok üzerinde bir direniş sergilemekle kalmıyor, küresel ekonominin ve finans sisteminin belkemiğine saldırıyor. Şunu belirtmek gerek, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın dediklerinin tersine, Tahran’ın Körfez ülkelerindeki hedeflere füze yollaması çok doğru bir taktikti. Bu sayede sadece küresel enerji piyasasısını değil, finans piyasalarını da zora sokmayı başardı.
Savaşın ideolojik argümanlarının biri de teopolitik… Saldırganlar yahudi-hıristiyan söylemler kullanırken, İran mollaları da şii ilahiyatına sarılıyor. Savaşı daha da çirkinleştiren ve öngörülemez hale getiren bir unsur bu… Tabii bu olup bitenlerin temelinde yatan meseleler dikkate alınmadığı sürece, nasıl konumlanmak gerektiğine doğru bir cevap bulmak pek mümkün değil. Önce saldırgan emperyalistlerin hedeflerine bir bakalım, sonra da şu rezil molla rejiminin ne yapıp ettiğine…
Bu Küresel Bilek Güreşinde Doğru Yerde Olanın Yanında
Bu üçlü ittifâkla Rusya-Ukrayna savaşını sürdürmeye çalışan Avrupa Birliği’nin (AB) iki büyük gücü Almanya ve Fransa’nın hedefinde nihaî olarak Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti var. Amaç Rusya’nın ekonomik, siyasî ve askerî gücünü olabildiğince hırpalamak. Çin’in küresel ekonomiye hâkimiyetini ise olabildiğince ileri bir tarihe ötelemek. Doğrudan Rusya ya da Çin’e saldırabilecek bir askerî güce sahip olmadıkları için bu hedefe bölgesel savaşlarla ulaşmaya çalışıyorlar. Ukrayna’da Maydan olayları sonrasında başa geitirdikleri satılmış liderlerle savaşı kıştırtıp Rusya’yı geriletme hesapları suya düştüğünden bu yana, Batı Asya’da Rusya-İran ve Çin’in etkisini azaltmaya odaklanmışlardı ve bir ölçüde de başardılar. Bugün Suriye Arap Cumhuriyeti, el Kaide artığı bir örgüt olan Hey’et-i Tahrîr’üş-Şâm’ın (HTŞ) elinde ve İsrail kuruluşundan bu yana ilk kez, bölgede bu denli rahat at oynatabiliyor. Gazze direnişini yok etti, Lübnan’ı işgal ediyor, Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan ile birlikte Doğu Akdeniz’i kuşatma planları yapıyor, ABD, Birleşik Krallık ve AB’nin bir bölümüyle İran’ı yok etmeye çalışıyor. Hindistan-Pakistan ve Pakistan-Afganistan çatışmalarının ardında da bu ittifâk var. Yani artık Genişletilmiş Ortadoğu Projesi (GOP) daha da genişlemiş bir hâl almış durumda. Kuzey Afrika’dan Orta Asya’ya böylesi bir bilek güreşi sürüyor.
İran: Son Kale Değil Ama En Önemli Kale
Karşı cephede Rusya, İran, Çin, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti ve Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ile BRICS’in bazı üye ülkeleri var. Ancak Pakistan gibi ülkeler ‘salıncak ülke’ dediğimiz iki blok arasında gidip gelen ülkeler… Bakmayın Nerandra Modi’nin İsrail ziyaretine, Hindistan da arada derede, duruma göre tavır alıyor. Birkaç yıl öncesine kadar Türkiye de böyleydi. Şimdi ABD’ye meyletmiş, arada diğer tarafla celep pazarlığı yapan bir iktidar var.
Bu çatışmanın temelinde ABD, AB, Birleşik Krallık ve diğer G7 ülkeleriyle Commenwealth ülkelerinin bir bölümünün küresel hegemonyayı kaybetmeme paniği yatıyor. Ekonomik açıdan kaybetmeye çok yakınlar. Üretim gücünün ardından teknolojik ve askerî güçleri de geriliyor. Finans sistemindeki hegemonyaları da gün geçtikçe zayıflıyor. Rusya ekonomisi savaş sebebiyle yıprandı ama beklentilerin aksine çökmedi. Çin tüm ablukalara rağmen küresel ticaretteki payını artırıyor, batının hâkim olduğu pazarlarda liderliği ele geçiriyor. Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti bir silah deposu ve doğrudan ABD’yi vurabilecek yeteneğe sahip. Batının paniği; bugüne kadar ite kaka gelebilen tek kutuplu dünyanın çökmesi, zira çökerse hegemonyaları son bulacak. Tüm bu saldırganlığın sebebi işte bu.
Yurtsever Olmak, Sadece Yurdu Değil Bölgeyi De Korumak Demek
Küresel panoramayı böyle çizdikten sonra, yurtsever bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşının kime karşı durması gerektiğine karar vermesi sanırım daha kolay olur. Tek kutuplu bir dünyada 1990’lardan bu yana şamar oğlanına dönmüş, yurtsever tek bir hükûmetle yönetilmemiş, ABD’nin tehditlerine büyük oranda boyun eğmiş, AB’den sürekli kazık yiyip, azar işitmiş bir ülkenin yurttaşları olarak, bu AK Parti iktidarlarında bir-iki kez ‘salıncak ülke’ gibi davranarak nasıl kazançlı çıkıldığını görmüş olmak gerek. Bunun tarihte iki örneğe daha var ve çok daha onurlu ve kararlı iki duruş… Birincisi tabii ki Ulusal Kurtuluş Savaşı diğeri ise Kıbrıs Harekâtı… Yani ne zaman ki emperyalizme baş kaldırmışsak kazançlı çıkmışız.
Şimdi, gelelim saldırıya uğrayan komşu ülke İran’daki iktidara… Molla rejimi insanlık düşmanı, yolsuz, hukuksuz bir rejim… İşkencenin, idamların olduğu bir polis devleti. Mezhepçi ve gerici de… Ancak, küresel güç mücadelesinde bir mecburiyet sebebiyle doğru tarafta yer alıyor. Yani çok kutupluluğu hedefleyen, anti-emperyalist cephede… Bu cephede mesele İran’ı kaybetmemek. Zira İran kaybedilirse kalenin burcunda bir gedik açılacak ve Türkiye’den Umman’a, Pakistan’dan Kırgızistan’a kadar, emperyalizm saldırgan yayılmacılığını çok daha kolay ve hızlı biçimde hayata geçirme şansına sahip olacak.
Provokasyonlara Karşı Uyanık Olmanın Tam Zamanı
Türkiye’de halen fırsat bulduğunda ABD, Birleşik Krallık, AB ve İsrail ile dolap çevirrmeye teşne bir iktidar var. Olası bir provokasyonla emperyalist blok tarafında hareket etme ihtimali olan bir AK Parti iktidarı… Suriye örneği bunun açık bir kanıtı… Her an benzeri tekrarlanabilir. Şu son günlerde üç tehlikeli gelişme yaşandı. İlki İran’dan Türkiye topraklarına yöneldiği iddia edilen füze… NATO birimleri tarafından düşürüldüğü söyleniyor ya o! Ya bir yanlışlık, ya İran ordusu içindeki satılmışların bir marifeti ya da belki de külliyen uydurma… Neyse ki bu provokasyon tutmadı.
Ardından Kürt örgütlerinin birleşerek İran’a karadan saldırısı gündeme getirildi. Neyse ki, Kürt örgütleri, emperyalistlerin intihar komandosu olmayı kabul etmedi. Bir de şu siyonizmin hayranı Azerbaycan’daki iktidar var. Yine yolunu şaşırmış bir füzeyi bahane ederek kabadayılık taslıyor İlham Aliyev! Hani şu Türkiye’nin SİHA’ları ve Moskova’nın göz yummasıyla Karabağ zaferini ilan eden Aliyev, Türkiye’yi İran ile savaşa çekmeye çalışıyor sanki değil mi? Yine ekranlara çıkan bazı soytarılar da İran nüfusunun yüzde 35’ini oluşturan Türk soylulardan dem vuruyor. Sanki bunların hepsi İran’a düşmanmış gibi!.. Yok öyle bir şey ama işte provokatörler iş üstünde…
Ne Kürtleri Kışkırtabildiler Ne De İran Türklerini…
Kürtler’i provoke edemediler, İranlı Türkleri de edemeyecekler büyük olasılıkla ama denemeye devam edecekler. İran’da bizzat baskıyı yaşayan her etnik gruptan İranlı’nın bile yurdunu savunmak için seferber olduğu bugünlerde, Türkiye’nin yurtseverlerine de komşunun yanında olmak düşer. Siz bakmayın, bir grup ahmak liberalin molla rejimine karşı laikliği savunur gibi yapmasına, o aynı ahmaklar Suriye’de iç savaşta IŞİD’e ‘özgürlük savaşçısı’ diyebilecek kadar şerefsizleşmişlerdi. Bir de şu yurtdışına kapağı atmış sosyalist ve Kürt milliyetçisi geçinenler var ya, onların ABD ve İsrail şakşakçılığını ve “Kahrolsun molla rejimi” sloganlarını atın kubura… Ha Pehlevi Hanedanı’nın son soytarısı, ha bunlar!
Tabii ki bir gün molla rejiminin çökmesi için elimizden geleni ardına koymayalım. Mesela bu savaş sona erdikten sonra İran halklarının özgürlük mücadelesine destek verelim. Bağımsız, özgür, daha eşitlikçi bir İran’ı, ABD ya da İsrail bombaları değil, halkların dayanışması getirecektir. Onlar satılmış değil yurtsever bir lideri seçmeyi de bilecektir.
