HALKWEBYazarlarKörfezden Yükselen Alevler: Üçüncü Dünya Savaşı ve Yeni Orta Doğu’nun Doğuşu

Körfezden Yükselen Alevler: Üçüncü Dünya Savaşı ve Yeni Orta Doğu’nun Doğuşu

Ankara’nın önünde iki zor yol vardır: Blok siyasetinde daha net bir konum almak ya da çok yönlü denge politikasını daha yüksek risk altında sürdürmek.

0:00 0:00

Dört gündür devam eden ABD–İsrail–İran savaşı artık “ihtimal” değil; sahada fiilen süren ve bölgesel dengeleri altüst eden tarihsel bir kırılmadır. Washington ve Tel Aviv’in İran’ın askeri ve “nükleer” altyapısına yönelik başlattığı kapsamlı saldırılar, yalnızca belirli tesisleri değil, Orta Doğu’nun güç mimarisini hedef almaktadır. Tahran yönetimi ise bunu açık bir savaş ilanı olarak değerlendirmiş ve bölgedeki üsler ile stratejik noktalara yönelik misillemelerle karşılık vermiştir. Gelinen aşamada çatışma, sınırlı bir operasyon olmanın ötesine geçmiş; çok cepheli, çok katmanlı ve zincirleme sonuçlar üreten bir bölgesel savaşa dönüşmüştür.

Bu savaşın askeri boyutu kadar siyasal anlamı da belirleyicidir. Washington açısından mesele yalnızca İran’ın kapasitesini zayıflatmak değildir; aynı zamanda bölgesel caydırıcılığı yeniden tesis etmek ve İsrail’in güvenlik doktrinini tahkim etmektir. Tel Aviv için yürütülen operasyon, varoluşsal tehdit algısının askeri karşılığıdır. Tahran ise doğrudan savaş alanında yıpransa dahi vekil güç ağları, füze kapasitesi ve jeostratejik konumuyla çatışmayı geniş bir coğrafyaya yayabilecek araçlara sahiptir. Bu tablo, savaşın iki ya da üç devletle sınırlı kalmayacağını; bölgesel aktörlerin adım adım denkleme çekilebileceğini göstermektedir.

Gerilimin Lübnan, Suriye, Irak ve Körfez hattına sıçrama ihtimali giderek güçlenmektedir. Özellikle Hürmüz Boğazı çevresindeki askeri hareketlilik, küresel enerji güvenliği açısından kritik bir eşik anlamına gelir. Enerji fiyatlarında yaşanabilecek sert artış, Avrupa’dan Asya’ya kadar geniş bir coğrafyada enflasyonist baskıyı artırabilir. Finans piyasalarında güvenli liman arayışı hızlanırken, gelişmekte olan ekonomiler kırılgan bir sürece sürüklenebilir. Dolayısıyla bu savaş yalnızca cephedeki patlamalardan ibaret değildir;başta insanlık olmak üzere küresel ekonomi üzerinde derin ve kalıcı bir sarsıntı üretme potansiyeline sahiptir.

Bu tablo içinde Türkiye en hassas jeopolitik eşiklerden birinde durmaktadır. NATO üyeliği ve Batı ile kurumsal bağları Ankara’yı ABD eksenine yaklaştırırken; İran ile sınır komşuluğu, enerji bağımlılığı ve bölgesel diplomasi kanalları farklı bir denge siyasetini zorunlu kılmaktadır. Türkiye açısından bu savaş; artan enerji maliyetleri, olası göç dalgaları, sınır güvenliği riskleri ve Suriye–Irak sahasındaki güç boşlukları anlamına gelmektedir.

Ankara’nın önünde iki zor yol vardır: Blok siyasetinde daha net bir konum almak ya da çok yönlü denge politikasını daha yüksek risk altında sürdürmek. Her iki seçeneğin de ciddi ekonomik ve güvenlik maliyetleri bulunmaktadır. Türkiye’nin vereceği stratejik kararlar yalnızca dış politikayı değil, iç siyasetin yönünü ve toplumsal dengeleri de etkileyecektir.

Savaşın en kırılgan ve aynı zamanda en stratejik yansımalarından biri Kürt coğrafyasında ortaya çıkabilir. Irak Kürdistan Bölgesi ve Suriye’nin kuzeyindeki Rojava, merkezi devlet otoritelerinin zayıfladığı bir denklemde diplomatik ve idari alanlarını genişletme imkânı bulabilir. Ancak aynı süreç büyük riskler de barındırmaktadır. Artan askeri hareketlilik ve vekalet savaşları, bu bölgeleri doğrudan çatışma sahasına dönüştürebilir. İran’ın Kürt topraklarına ve toplumuna yönelik güvenlik refleksinin sertleşmesi, Irak’ta Bağdat–Erbil hattında yeni gerilimlerin doğması ve Türkiye’nin sınır hattında askeri tedbirleri artırması, Kürt siyasal alanında hem genişleyen hem daralan bir paradoks yaratmaktadır.

Tarihsel deneyim göstermektedir ki bölgesel savaşlar Kürtler açısından kısa vadeli fırsat pencereleri açsa da örgütsel ve ulusal birlik kalıcı biçimde tesis edilmedikçe uzun vadede sertleşen güvenlik politikaları ve kırılgan kazanımlar gerçeğiyle yüzleşmek kaçınılmaz olmuştur. Bu nedenle Orta Doğu’daki Kürt siyasal aktörleri arasında diyalog kanallarının güçlenmesi, ortak diplomatik zeminlerin oluşturulması ve parçalı yapının asgari müştereklerde buluşması tarihsel bir zorunluluk halini almaktadır. İran’da savaş öncesi Kürt örgütleri arasında gerçekleşen yakınlaşma ve diyalog çabaları bu açıdan dikkat çekici ve umut vericidir. Kürtlerin farklı devlet sınırları içinde yaşıyor olmaları bir bölünmüşlük gerçeği yaratmış olsa da, ortak stratejik akıl ve koordinasyon mekanizmaları geliştirilmedikçe bölgesel savaşların yarattığı fırsatlar kalıcı kazanımlara dönüşememektedir. Birlik, yalnızca siyasal temsil gücünü artırmak değil; aynı zamanda savaşın yıkıcı etkilerine karşı toplumsal dayanıklılığı güçlendirmek anlamına da gelmektedir.

Bu savaş artık yalnızca üç ülke arasındaki bir hesaplaşma değildir; küresel güç dengelerinin yeniden yazıldığı bir momenttir. Rusya ve Çin gibi aktörlerin diplomatik ve stratejik konumlanışı, çatışmanın yönünü ve süresini belirleyebilir. Eğer cephe genişler ve taraflar geri adım atmazsa, Orta Doğu uzun süreli ve katmanlı bir istikrarsızlık dönemine girebilir; bu da küresel ölçekte yeni bloklaşmaların ve daha sert güç siyasetinin önünü açabilir.
Sonuç olarak Körfez’den yükselen alevler, yalnızca üç devlet arasında patlak vermiş bir savaşın dumanı değildir; küresel sistemin fay hatlarını tetikleyen tarihsel bir eşiktir. Bu çatışma, enerji hatlarından finans merkezlerine, etnik fay hatlarından büyük güç rekabetine kadar uzanan çok katmanlı bir sarsıntı üretmektedir. Savaşın kazananı belki askeri tabloda ilan edilebilir; ancak siyasal ve insani düzlemde gerçek bir galip çıkması zordur. Çünkü her füze, sadece bir hedefi değil; bir istikrar ihtimalini de yok etmektedir.

Bugün yaşananlar, Orta Doğu’nun kaderinin yeniden yazıldığı bir döneme işaret ediyor. Ancak bölgenin geleceği yalnızca askeri dengelerle değil, siyasal tercihlerin niteliğiyle belirlenecektir. Orta Doğu’da kalıcı barış ve birlikte yaşamın yolu, güvenlikçi reflekslerin tahkiminden değil; demokratikleşme süreçlerinin derinleşmesinden geçmektedir. Farklı etnik, mezhepsel ve kültürel kimliklerin eşit yurttaşlık temelinde tanındığı; hukuk devleti ilkesinin güçlendiği; katılımcı ve çoğulcu siyasal sistemlerin inşa edildiği bir bölgesel düzen kurulmadıkça savaş döngüsü kırılmayacaktır. Kürtler, Araplar, Türkler, Farslar ve diğer halklar için gerçek güvenlik; askeri üstünlükte değil, demokratik meşruiyette ve ortak yaşam iradesinde saklıdır.

Eğer taraflar geri adım atmaz ve diplomasi devreye girmezse; bu çatışma kontrollü bir kriz olmaktan çıkıp uzun süreli bir kaos düzenine evrilebilir. Tarih, büyük savaşların çoğu zaman yanlış hesaplar ve geri dönüşü olmayan eşikler üzerinden büyüdüğünü göstermektedir. Körfez’de atılan her adım, yalnızca askeri bir hamle değil; gelecek on yılların siyasi haritasını belirleyecek stratejik bir tercihtir. Ya ateş çemberi daraltılacak, demokratik siyaset ve diplomasi yeniden inşa edilecektir ya da bölge yeni bir belirsizlik çağının içine sürüklenecektir. Bugün yaşananlar sadece bir savaş değil; bir çağın yönünü tayin eden kırılma anıdır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI