Rojava’nın hikâyesi, klasik anlamda bir bölge ya da kimlik mücadelesi anlatısının ötesindedir. Bu hikâye, modern Ortadoğu’nun kurucu siyasal paradigması olan ulus-devlet modeline yöneltilmiş fiilî bir itirazdır. Rojava’yı anlamak, yalnızca Kürt meselesine bakmak değil; devlet, iktidar, egemenlik ve siyasal özne kavramlarını yeniden düşünmeyi gerektirir. Bu yönüyle Rojava, belirli bir coğrafyadan çok, çağdaş siyasetin sınırlarını zorlayan bir sorudur.
Rojava’nın dünü, sistematik yok sayılmanın kurumsallaştığı uzun bir sessizlik dönemidir. Suriye devleti, Kürtleri yalnızca baskı altına almakla kalmamış; onları siyasal tahayyülün bütünüyle dışına itmiştir. Vatandaşlıktan mahrum bırakılan on binlerce insan, yasaklanan bir dil ve görünmez kılınan bir kimlik üzerinden şekillenen bu dışlama, paradoksal biçimde devletle özdeşleşmeyen bir siyasal bilinç yaratmıştır. Rojava’da siyaset, uzun yıllar boyunca iktidarı ele geçirme fikri etrafında değil; kimliği koruma, yerel dayanışmayı sürdürme ve hayatta kalma pratiği etrafında gelişmiştir. Bu sessiz birikim, 2012 sonrası ortaya çıkan siyasal deneyin görünmeyen ama belirleyici zeminini oluşturmuştur.
Suriye iç savaşının yarattığı otorite boşluğunda Rojava’da ortaya çıkan yapı, klasik bir bağımsızlık ya da devletleşme projesi olarak şekillenmemiştir. Aksine, egemenliği merkezileştirmemeyi bilinçli bir tercih olarak öne koyan bir siyasal pratik gelişmiştir. Demokratik konfederalizm adı altında ifade edilen bu yaklaşım, iktidarın yukarıdan aşağıya değil, yerelden ve yatay ilişkiler üzerinden örgütlenebileceği iddiasını sahaya taşımıştır. Yerel meclisler, çok kimlikli temsil ve kadın özgürlüğünü kurucu bir ilke olarak merkeze alan bu deney, Ortadoğu siyasetinde alışılmadık bir yönelimi temsil etmektedir.
Ancak Rojava’nın bugünü, romantik bir ütopyadan ziyade, sürekli krizlerle sınanan zorlu bir gerçekliktir. Süregiden savaş koşulları, askerî yapıyı kaçınılmaz olarak siyasal alanın merkezine iterken; taban demokrasisi iddiası bu merkezileşmeye direnmeye çalışmaktadır. Devrimci söylem ile yönetsel zorunluluklar arasındaki bu gerilim, Rojava deneyiminin en belirgin çelişkilerinden biridir. Bu çelişki çözüme kavuşturulmadığı sürece değil, bastırıldığı ölçüde tehlikelidir; çünkü görünmez kılınan her gerilim, zamanla siyasal meşruiyeti aşındırır.
Uluslararası düzlemde Rojava, ne tam anlamıyla tanınan ne de tamamen dışlanan bir aktör konumundadır.
Küresel ve bölgesel güçlerin geçici çıkar kesişimlerinde ayakta kalmaya çalışan bu yapı, sürekli bir belirsizlik hâli içinde var olmaktadır. Bu askıda kalmışlık, Rojava’yı hem hayatta tutan hem de onu kırılganlaştıran bir durumdur. Bu noktada belirleyici olan, Rojava’nın dış desteklere yaslanarak değil, bu desteklerin yarattığı baskılara rağmen siyasal bir özne olarak kalabilmesidir. Zira tarih, dış müttefiklerinden değil, onlara bağımlı hâle gelmekten ötürü zayıflayan hareketlerle doludur.
Rojava’nın geleceği bu nedenle tek bir senaryoya indirgenemez. Ancak açıktır ki bu deneyin kalıcılığı, askerî başarıdan ya da diplomatik tanınmadan ziyade, kendi iç siyasal tutarlılığına bağlıdır. Katılımın sembolik değil gerçek bir güç paylaşımı olarak sürdürülmesi, kadın özgürlüğünün bir vitrin unsuru değil yapısal bir ilke olarak korunması ve çok kimlikliliğin taktiksel değil kurucu bir zemin olarak yaşatılması, Rojava’nın siyasal anlamını belirleyecek temel unsurlardır.
Rojava’nın asıl mirası, somut kazanımlarından ya da kayıplarından bağımsız olarak, siyasal tahayyül alanında açtığı gedikte yatmaktadır. Bu gedik, Ortadoğu’da siyasetin zorunlu olarak merkezi, hiyerarşik ve devlet formuna mahkûm olduğu fikrine yöneltilmiş güçlü bir itirazdır. Rojava, egemenliğin tek elde toplanmadığı, iktidarın dağıtılarak örgütlendiği bir düzenin en azından düşünülebilir olduğunu göstermiştir. Bu gösterme hâli, başlı başına politik bir eylemdir.
Bu nedenle Rojava’yı yalnızca “başarılı mı, başarısız mı” ikilemiyle değerlendirmek yetersizdir. Çünkü Rojava, klasik anlamda tamamlanmış bir iktidar projesi değildir; iktidarın biçimine dair süregiden bir sorgulamadır. Devlet, siyasal örgütlenmenin kaçınılmaz sonu mudur? Güvenlik, özgürlükten vazgeçilerek mi sağlanır? Toplum, sürekli bir merkez tarafından yönetilmeden kendi kendini idare edebilir mi? Rojava bu sorulara kesin cevaplar sunmamış; ancak onları yüksek sesle ve pratik içinde sorma cesaretini göstermiştir.
Belki de Rojava’nın en güçlü yanı tam da burada yatmaktadır. Kendini tamamlanmış bir gelecek olarak sunmaması, onu bir modelden çok açık bir süreç hâline getirir. Rojava, taklit edilecek kusursuz bir şema değil; çelişkileriyle birlikte yeniden düşünmeye zorlayan canlı bir deneydir. Yıkılsa bile geride yalnızca bir yenilgi değil, siyasal düşünce için kalıcı sorular bırakacaktır.
Bazı politik deneyler vardır; kazandıklarında değil, kaybettiklerinde bile etkilerini sürdürürler. Çünkü onlar, mevcut düzenin “doğal” kabul edilen sınırlarını sarsmışlardır. Rojava böyle bir deneydir. Bir coğrafya olarak daraltılabilir, bir yapı olarak tasfiye edilebilir; fakat bir fikir olarak çoktan sınırlarını aşmıştır. Bu nedenle Rojava’nın hikâyesi, kapanmış bir tarih değil; hâlâ yankılanan siyasal bir ihtimal olarak varlığını sürdürmektedir.
