HALKWEBYazarlarGündem Sapması Bir Tesadüf Değil, Bir Rejim Tekniğidir

Gündem Sapması Bir Tesadüf Değil, Bir Rejim Tekniğidir

Bugün televizyonlarda ve sosyal medyada izlediğimiz şey bir “toplumsal çürüme” değil yalnızca; örgütlü bir gündem sapmasıdır.

0:00 0:00

Türkiye’de ekran artık bir ayna değil; bir perde. Arkasında yoksulluk, adaletsizlik, güvencesizlik ve çöküş var. Önünde ise bilinçli olarak sahnelenmiş bir ahlâk enkazı. Sosyete skandalları, magazinle parlatılmış operasyonlar, mahremiyetin pornografik teşhiri ve duygunun rezillik kılığına sokulduğu programlar… Bunların hiçbiri “tesadüfen popüler” değil. Bu, yönetilen bir dikkat ekonomisidir.

Bugün televizyonlarda ve sosyal medyada izlediğimiz şey bir “toplumsal çürüme” değil yalnızca; örgütlü bir gündem sapmasıdır. Asgari ücret açıklanırken insanların neyi konuştuğuna bakın. Emekli maaşları erirken hangi başlıkların trend olduğuna bakın. Hayat pahalılığı bir gerçeklik olarak değil, sıkıcı bir detay olarak sunuluyor; onun yerine rezillik, ifşa ve skandal köpürtülüyor. Çünkü açlık konuşulursa öfke doğar. Rezillik konuşulursa sadece merak.

Medya burada masum bir aktör değil. Türkiye’de medya uzun süredir dördüncü kuvvet falan değildir; ideolojik bir aygıttır. Ne izleneceğine, neyin konuşulacağına, neyin “önemli” sayılacağına karar veren bir aygıt. Bu aygıtın en güçlü silahı ise ahlâksızlık değil; ahlâksızlığın normalleştirilmesidir. Utancı ortadan kaldırırsanız, itiraz da ortadan kalkar. Mahremiyeti yok ederseniz, sınır duygusunu da yok edersiniz.

Ekranda izlediğimiz o yalvarmalar, o ifşalar, o sözde “samimi” rezillikler birer bireysel sapma değil; toplumsal terbiyenin sistemli biçimde tasfiyesidir. Erkekliğin onuru yerle bir edilirken buna “duygusal açıklık” deniyor. Kadının mahremiyeti pazarlanırken buna “özgürlük” etiketi yapıştırılıyor. Arsızlık cesaret, yüzsüzlük dürüstlük olarak sunuluyor. Kavramlar tersyüz ediliyor; çünkü kavramlar çökerse, düşünme de çöker.

Bu noktada izleyiciye de masal anlatmayalım. “Bizi böyle yapıyorlar” diyerek işin içinden çıkamayız. Bu sistem rıza ile çalışıyor. Tıklayan, izleyen, paylaşan herkes bu çarkın dişlisidir. Ekrandaki her rezillik, izleyicinin merakıyla canlı kalır. Talep oldukça arz devam eder. Kimse halka rağmen namusu panayır tezgâhına koyamaz; ama halk merak ederse, herkes koyar.
Asıl tehlike ise politik olanın ahlâksızlıkla boğulmasıdır. Skandal gürültüsü, gerçek sorunların sesini bastırır. İnsanlar cebindeki paranın eridiğini değil, ekrandaki rezilliği tartışır hâle gelir. Bu, klasik bir yönetim tekniğidir: Gerçekliği görünmez kılmak için bayağılığı büyütmek.

Toplum ahlâken çöktükçe, siyasal itiraz da gücünü kaybeder. Çünkü utancı olmayanın öfkesi de örgütlü olmaz.

Bugün Türkiye’de yaşanan şey, yalnızca bir “medya yozlaşması” değildir. Bu, ahlâkın siyaset dışına itilmesi, vicdanın eğlenceye kurban edilmesi ve yurttaşın seyirciye dönüştürülmesidir. Seyirci konuşmaz, sorgulamaz, hesap sormaz. Sadece izler. Ve izledikçe alışır.

En korkutucu olan da budur: alışmak. Rezilliğe alışan bir toplum, adaletsizliğe de alışır. Mahremiyetin yokluğuna alışan bir toplum, yoksulluğun teşhirine de ses çıkarmaz. Utancı kaybeden bir toplum, haysiyetini de savunamaz.

Bu yüzden mesele “ahlâkçı” bir tartışma değildir; düpedüz politiktir. Çünkü ahlâk, iktidarla ilgilidir. Kimin konuşacağına, neyin gösterileceğine, neyin normal sayılacağına karar veren güç, toplumu da şekillendirir. Bugün Türkiye’de ekranlarda olan biten, bir eğlence değil; bir toplumsal mühendislik faaliyetidir.

Ve evet, bu hikâyenin içinde biz de varız. Çayını tazeleyip rezilliğe bakan, skandala tıklayan, “her yerde böyle” diyerek susan biz. Gözümüzü ekrandan kaldırmadığımız sürece, bu düzen değişmez. Çünkü bu düzen tam olarak buna dayanıyor: Bak ama düşünme. İzle ama sorgulama. Rezilliğe gül, yoksulluğu unut.

Bu bir çöküş hikâyesi değil sadece. Bu, yönetilen bir çöküş. Ve eğer seyirci kalmaya devam edersek, bu çöküşün sadece tanığı değil, suç ortağı olacağız.
Sonuç: Çöküş Kader Değil, Tercihtir
Ve Her Tercih Değiştirilebilir

Bu tablo kader değil. Ne medya bu hâle gelmek zorundaydı ne de toplum bu kadar edilgen olmak zorunda. Ama şurası açık: Bu çöküş, tesadüflerin değil, tercihler zincirinin sonucudur. Ve tercihler değişmeden sonuçlar değişmez.

Türkiye’de ahlâk, siyaset ve ekonomi birbirinden kopuk alanlar değildir. Mahremiyetin yok sayıldığı, utancın alaya alındığı bir yerde adalet de yaşayamaz; yoksulluk da sorgulanamaz. Bu yüzden çözüm, “kanalları kapatalım” gibi naif çağrılarda değil; gündemi, dili ve izleme alışkanlıklarını bilinçli biçimde değiştirmekte yatıyor.

1. Seyirci Olmaktan Çıkmak: İlk ve En Sert Adım
Bu düzen izleyiciyle ayakta duruyor. İzlenmeyen rezillik ölür.
– Magazinleştirilmiş operasyon haberlerine tıklamamak,
– Mahremiyet teşhirine “meraktan” bile bakmamak,
– Skandalı paylaşmamak, alıntılamamak, yaymamak…
Bunlar küçük bireysel tercihler gibi görünür ama dikkat ekonomisini çökertecek kadar politiktir. Rıza geri çekildiğinde, ekranın dili değişir.

2. Ahlâkı Dinin Değil Yurttaşlığın Meselesi Yapmak
Bu mesele “muhafazakâr–laik” kavgasına sıkıştırılamaz. Mahremiyet, hayâ ve haysiyet bir yaşam tarzının değil, kamusal düzenin konusudur.
Ahlâkı ya tamamen siyasetin aracı ya da tamamen bireysel alan ilan eden iki uç da aynı yere hizmet eder: Çürümenin normalleşmesine.
Toplumsal ahlâk, özgürlüğün düşmanı değil; onun zeminidir.

3. Medya Okuryazarlığı Değil, Medya Direnci
“Medya okuryazarlığı” yetmez; medya direnci gerekir.
– Ne zaman gündem değiştiriliyor?
– Hangi haber neyin üzerini örtüyor?
– Hangi skandal hangi ekonomik kararla aynı gün servis ediliyor?
Bu soruları sormayan toplum, yönetilir; soran toplum zorlaşır.

4. Gerçek Gündemi Israrla Geri Çağırmak
Asgari ücret konuşulmazsa konuşulmaz hâle gelir.
Emekli maaşı tartışılmazsa, yoksulluk “normal” olur.
Bu yüzden her skandal gündeminde aynı soruyu sormak gerekir:
“Peki, bugün kimin hayatı biraz daha zorlaştı?”

5. Ahlâkçı Olmadan Sert Olmak
Çözüm bağırmak, linç etmek, yasak istemek değil.
Ama susmak da değil.
Net, soğukkanlı, utanmadan ama utanmayı savunarak konuşmak.
Rezilliği teşhir ederken ona benzememek.

Son Söz: Seyirci Olmaktan Çıkmak Mümkün

Türkiye’nin bugün yaşadığı kriz yalnızca ekonomik ya da siyasal değildir; daha derin, daha sinsi bir krizle karşı karşıyayız: seyirci olma krizi. Ekran bizi izleyiciye dönüştürdüğü ölçüde güçlüdür. Yurttaşlığa döndüğümüz anda ise o güç çözülmeye başlar.

Bu dönüşüm büyük laflarla başlamaz. Devrimci sloganlarla da değil. Bazen yalnızca kumandaya uzanmamakla başlar. Bazen bir linki açmamakla. “Herkes konuşuyor” denilen bir rezilliğe bakmamayı seçmekle. Bunlar politik eylem gibi görünmez; zaten etkili olmalarının nedeni de budur. En tehlikeli itaatsizlik biçimleri, en sessiz olanlardır.
Çünkü bu düzen bağıran muhaliften çok, sessizce rızasını çeken yurttaştan korkar.

Herkesin her şey hakkında fikrinin olduğu ama kimsenin hiçbir şey için sorumluluk almadığı bir çağdayız. Ekran bize sürekli konuşma hissi verir; ama bu konuşmaların çoğu siyasal değildir, boşaltıcıdır. İnsan gün boyu yorum yapar, sinirlenir, güler, üzülür… ama akşam olduğunda hayatında hiçbir şey değişmemiştir. Bu da bir tür rahatlamadır. Sistem için son derece kullanışlı bir rahatlama.

Oysa bazen yapılabilecek en politik şey, yorulduğunu kabul etmektir.
“Ben bunu izlemek istemiyorum” demek.
“Bu beni ilgilendirmiyor” demek.
“Bu bana bir şey öğretmiyor” demek.

Bunlar apolitik cümleler gibi durur. Ama değildir. Çünkü iktidarın istediği şey ilgidir. İlgi sürdüğü sürece kontrol sürer. İlgi kesildiğinde gürültü boşa düşer.
Bir başka küçük ama etkili adım da şudur:
“Benim hayatım bugün neden zorlaştı?”

Bu soru bağırmaz ama gerçeği çağırır.

Çözüm herkesin politikleşmesi değildir. Ama herkesin seyirci olmaktan çıkması mümkündür. Yurttaşlık bazen mutfakta, bazen iş yerinde, bazen bakmamayı seçtiğin bir ekranda kurulur.
Kıyamet ekrandan başladı.

Ama bitip bitmeyeceğine hâlâ biz karar verebiliriz.

YAZARIN DİĞER YAZILARI