Dilek Bozkurt – Toplumsal sorunlara çözüm üretmek ve etik değerleri savunmak amacıyla kurulan Sivil Toplum Kuruluşları (STK), son yıllarda farklı bir krizle karşı karşıya: “Stratejik Riyakarlık”. Kurumların bireyleri birer fon ve prestij aracı olarak kullandığı, bireylerin ise bu sömürüyü kişisel network ve ikbal uğruna görmezden geldiği bu yeni ekosistemde; “hak savunuculuğu” adeta bir pazarlama stratejisine dönüşmüş durumda.
Farkında Olan Herkes İtiraz Etmemeyi Seçiyor
Modern sivil toplum dünyasında, idealizm yerini profesyonel bir pragmatizme bırakıyor. Kurumların insan kaynağını kendi prestijleri için birer basamak haline getirmesi, çalışan ve gönüllülerin ise bu durumu fark etmelerine rağmen “konfor alanlarını” terk etmemesi, sivil toplumun genetiğini bozuyor. Yüz yüze bakılan toplantılarda “evrensel değerler” konuşulurken, arka planda herkes birbirinin ajandasını ve gerçek niyetini biliyor.
İnanılmaz İtiraf: “Gazetecilerin Mağduriyetini Pazarlıyorlardı”
Gazeteci Dilek Bozkurt’a konuşan ve etik kaygılarla görevinden istifa eden eski bir STK çalışanı, özellikle basın özgürlüğü alanında faaliyet gösteren kurumlardaki samimiyetsizliği şu sarsıcı sözlerle özetliyor:
“Gazeteci haklarını savunmak iddiasıyla kurulan, uluslararası saygınlığı olan bir yapıda görev yaptım. Dışarıdan bakıldığında basın özgürlüğü için mücadele eden bir kale gibiydik. Ancak içeride durum korkunçtu. Yönetim, gazetecilerin yaşadığı baskıları ve mağduriyetleri sadece fon toplamak, lobi faaliyetlerinde yer edinmek ve şahsi çevrelerini genişletmek için bir ‘ticari malzeme’ olarak kullanıyordu. Şahit olduğum kişisel çıkarlar ve kurumsal sahtekarlıklar, savunduğumuz her şeye aykırıydı. İnsanlar dışarıdan bu yapıları umut ışığı sanıp prim veriyor ama içeride sadece kendi ikballeri için bu mağduriyetleri pazarlayan bir yapı var. Meslek onurum, bu tiyatronun bir parçası olmaya izin vermediği için ayrıldım.”
Sektörel Körlük: Peki Niye Prim Veriliyor?
Haber araştırmamız, kamuoyunun bu kurumlara duyduğu güvenin aslında içerideki çürümeden habersiz olmasından kaynaklandığını ortaya koyuyor. Birçok uzman, STK’ların denetim mekanizmalarının sadece mali tablolarla sınırlı kaldığını, “etik denetimin” ise tamamen devre dışı bırakıldığını belirtiyor. Mağduriyetler üzerinden inşa edilen bu sahte kahramanlık hikayeleri, toplumun temiz duygularını sömürürken, gerçek hak savunucularının da alanını daraltıyor.
Maskeler Düştüğünde Ne Olacak ?
Birbirini kullanan ve bunun farkında olan tarafların kurduğu bu suni denge, sivil topluma olan güveni her geçen gün eritiyor. Çıkarlar bittiğinde veya fonlar kesildiğinde, geriye ne değişen bir toplum ne de kurtarılan bir hak kalacak. Sivil toplumun “iyilik maskesi” düşerken, geriye sadece karşılıklı kullanılmışlığın yarattığı o soğuk ve etik dışı sessizlik kalacak gibi görünüyor.

