İnsan, çoğu zaman dinlediğini sanırken aslında kendi iç sesini onaylamakla meşguldür. Cümlenin başı ile sonu arasındaki mesafe, bazen yalnızca birkaç saniyedir; fakat o birkaç saniye, anlam ile hüküm arasındaki en tehlikeli uçurumu barındırır. Söz henüz tamamlanmamışken verilen karar, hakikatin değil, sabırsızlığın ürünüdür. Çünkü ön yargı, dinlemeyi yarıda kesen bir aceledir; anlamaya değil, hükmetmeye koşar.
Bağlamından koparılan her söz, sahibinden çalınmış bir anlam taşır. Artık o söz, söylenene değil, onu koparanın zihnine hizmet eder. İnsan, duymak istediğini duyduğunda rahatlar; çünkü bu, düşünme zahmetinden kurtulmanın en kısa yoludur. Oysa düşünmek, sabır ister. Beklemek ister. Cümlenin sonuna kadar kalabilmeyi, hatta bazen söylenmeyeni sezebilmeyi gerektirir. Anlam, yalnızca kelimelerde değil, kelimeler arasındaki sessizlikte de saklıdır.
Yanlış anlamak, insani bir kusurdur; fakat yanlış anladığını bilmeden, hatta bilerek yanlış dillendirmek ahlaki bir kırılmadır. Burada hata, artık masum değildir. Zira kişi, hakikati aramak yerine kendi varsayımını yüceltmeyi seçmiştir. Bu noktada söz, bir iletişim aracı olmaktan çıkar; bir silaha dönüşür. Üzerine teoriler inşa edilir, niyetler uydurulur, olmayan anlamlar kesinlik kisvesiyle sunulur. Ve en trajik olan şudur: Bu teoriler, çoğu zaman gerçeği değil, korkuyu besler.
Ön yargı, anlamaktan vazgeçmiş bir aklın konfor alanıdır. İnsan, anlamaya çalıştığında değişme ihtimaliyle karşı karşıya kalır; oysa ön yargı, değişmeden kalmanın garantisini verir. Dinlemeden hükmeden kişi, aslında karşısındakini değil, kendi kırılganlığını savunuyordur. Çünkü anlamak, insanı genişletir; hükmetmek ise daraltır. Daralan zihin, kendine benzeyeni güvenli, farklı olanı tehdit sayar.
Yanlış anlaşılmanın en ağır sonucu, insanları birbirinden uzaklaştırmasıdır. Bir kez bağlam koparıldığında, köprüler sessizce yıkılır. Kimse “Beni gerçekten dinlemedin” cümlesini yüksek sesle bağırmaz; bu cümle genellikle içe doğru söylenir ve orada büyür. Zamanla mesafeye, soğukluğa ve suskunluğa dönüşür. İnsanlar, anlaşılmadıkları yerde kalmazlar. Çünkü anlaşılmak, yalnızca bir ihtiyaç değil, varoluşsal bir onaydır.
Belki de asıl bilgelik, hemen anlamakta değil, anlamadığını fark edebilmekte gizlidir. Cümlenin başı ile sonu arasında sabırla durabilmek, kendi yargısını askıya alabilmek, hakikate gösterilen en derin saygıdır. İnsan, her duyduğunu anlamak zorunda değildir; fakat anlamadığını dürüstçe kabul etmek zorundadır. Çünkü hakikat, acele edenlere değil, beklemeyi bilenlere yaklaşır.
Ve belki de en büyük ders şudur: Bir sözü yarım dinleyerek kurduğun her hüküm, seni başkasından değil, hakikatten uzaklaştırır.
