Venezuela lideri Maduro’nun ABD güçlerince kaçırıldığı iddiası, dünyanın geneliyle birlikte Türkiye’de de şok etkisi yarattı. Ardından bir Yunanlı avukatın, kurgulanmış bir fotoğraf paylaşarak Maduro’yu ABD askerleri tarafından kaçırılmış gibi göstermesi pek çok kişinin tepkisini çekti. Bunun devamında, bazı siyasilerden peş peşe millî birlik ve beraberliğin önemini vurgulayan açıklamalar gelmeye başladı. Bu açıklamalarda Türkiye’ye yönelik emellerden, sömürgeci ülkelerden söz edildi ve bunlara karşı birlik olunması gerektiği vurgulandı. Buraya kadar her şey gayet yerinde.
Bu tür söylemlerin halk nezdinde ciddi karşılık bulduğu ve bu ifadeleri kullananlara bir tür “devlet adamı” övgüsü kazandırarak meşruiyetlerini artırdığı muhakkak. Ancak burada önemli bir ayrıntı var: Bir ülkede millî birliği ne zayıflatır? Yoksulluk, gelir dağılımındaki adaletsizlik ve hukuksuzluk. Eğer ülkede yaşayan bir kesim, hukukun kendilerine karşı adil olmadığına inanıyorsa, bu sorunun üzerine düşmesi gereken iktidardır. Ne var ki iktidardan bu konuda herhangi bir özeleştiri geldiği görülmüyor.
Asıl sorun ise başka bir noktada yatıyor. Türkiye’de yıllar boyunca, özellikle azınlık grupların talepleri başta olmak üzere insan hakları talepleri, egemen güçler tarafından “dış güçlerin oyunu” ya da onlarla iş birliği olarak nitelendirildi. Bu talepleri savunanlar ise adeta bir “beşinci kol faaliyeti” yürütmekle suçlandı.
Muhalefet, iktidarla bir milliyetçilik yarışına girer ve sürekli “Bir olmalıyız, dünya bize karşı; biz tekiz, onlar hepsi” benzeri söylemleri dillendirirse, bu durum eninde sonunda iktidar yanlısı milliyetçi çevrelerin azınlık ve insan hakları taleplerine karşı tutumunu daha da güçlendirebilir. Böyle bir tabloda söylem üstünlüğü iktidara geçerken, muhalefete çekingenlik düşer. Oysa ülkede millî birliği güçlendirmesi gereken asıl aktör iktidardır. Muhalefet ise her koşulda eleştirisini yapmaktan geri durmamalıdır. En zor zamanlarda yapılan yerinde bir muhalefet, vatana verilen en büyük hizmettir.
Yıllar önce Sarıkamış Faciası’nın yıl dönümünde, olayın yaşandığı bölgede yaşayan yaşlılarla yapılmış bir röportaj dinlemiştim. Enver Paşa’nın kış koşullarında Allahuekber Dağları’nı aşmaya çalışmasından hemen önce, bir köylü cesaretle “Paşam, bu havada orası geçilmez” demişti. Ancak paşanın yanıt vermesine bile fırsat kalmadan, diğer köylüler “Sen koca paşaya akıl mı veriyorsun?” diyerek bu kişiyi patavatsızlıkla suçlayıp hırpalamışlardı. Sonuçta Enver Paşa muhtemelen o köylüyü yine dinlemeyecekti; fakat tarih, o köylüyü haklı çıkardı.
İşte muhalefet, o gün “patavatsız” denilerek bizzat kendi köylüleri tarafından dövülen kişi olmak zorundadır. Sonrasında ah vah etmenin bir anlamı yoktur. Evet, millî birlik önemlidir; evet, Türkiye’ye düşman ülkeler vardır. Ancak bir kişinin kendisine vereceği zararı kimse veremediği gibi, bir ülkenin en büyük düşmanı da çoğu zaman yine kendisidir. Demokrasiyle taçlandırılmayan millî birlik söylemleri, günün sonunda iktidarın elinde sadece bir hamaset aracına dönüşür.
