HALKWEBYazarlarSadaka Düzeninin Güvencesi: İktidarın Tercihi, CHP’nin Sessizliği ve İmzalanmayan ILO 131

Sadaka Düzeninin Güvencesi: İktidarın Tercihi, CHP’nin Sessizliği ve İmzalanmayan ILO 131

ILO 131 imzalanırsa asgari ücret insanca yaşam hakkına dönüşür. Türkiye 55 yıldır bu sözleşmeden bilinçli olarak kaçıyor; ucuz işgücü düzeni iktidarın tercihi, CHP’nin ve sendikaların ısrarsızlığıyla korunuyor.

0:00 0:00

Türkiye, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 131 No’lu Asgari Ücret Sözleşmesini 1970’ten bu yana imzalamıyor. Aradan geçen 55 yıl, bunun bir ihmal ya da unutkanlık olmadığını açıkça gösteriyor. Bu tutum, emeğe dair bilinçli bir tercihin, daha doğrusu sınıfsal bir pozisyonun ifadesidir.

ILO 131 No’lu sözleşme, asgari ücretin keyfi biçimde değil, hak temelli olarak belirlenmesini öngörür. Buna göre asgari ücret, yalnızca işçinin hayatta kalmasını değil; kendisinin ve ailesinin insanca yaşayabilmesini güvence altına almak zorundadır. Beslenme, barınma, giyim, sağlık, eğitim ve kültürel yaşama katılım ücret tespitinin asli unsurlarıdır. Ücret, yalnızca biyolojik varoluşu değil, toplumsal varlığı da kapsamak zorundadır.

Türkiye’de ise asgari ücret, uzun süredir bir geçim aracı olmaktan çıkarılmış, yoksulluğu yönetme mekanizmasına dönüştürülmüştür. Açlık sınırının altına düşen ücretler, ekonomik zorunlulukların değil; bilinçli politik tercihin sonucudur. Bu nedenle her yıl yapılan artışlar, yaşam maliyetindeki gerçek artışı karşılamaktan uzaktır. Asgari ücret, geçinmeyi değil, itaati esas alan bir düzene bağlanmıştır.

131 No’lu sözleşmenin bir diğer kritik yönü, sendikaların gerçek karar ortağı olmasını zorunlu kılmasıdır. Simgesel temsille yetinilmez; işçi ve işveren örgütlerinin sürece eşit ve bağlayıcı katılımı şarttır. Devlet bu süreçte hakem değildir; ücretin uygulanmasından ve denetlenmesinden doğrudan sorumludur. Bu, asgari ücretin siyasi takvimlere ve popülist söylemlere göre belirlenmesini engelleyen temel güvencedir.

Bu yaklaşım, Türkiye’de her yıl tekrarlanan “müjde”, “denge”, “fedakârlık” söylemlerini boşa düşürür. Asgari ücretin seçim takvimine, sermayenin sabır eşiğine ya da piyasanın keyfine göre belirlenmesini kabul etmez.

Ekonomimiz Uygun Değil” Diyenlere: Yoksul Ülkeler Bile İmzaladı

Sıklıkla dile getirilen savunma şudur:
“Türkiye’nin ekonomik koşulları bu sözleşmeye uygun değil.”

Oysa bu iddia, sözleşmeye taraf olan ülkelere bakıldığında tamamen çökmektedir. Çünkü ILO 131, esas olarak zengin ülkeler için değil, düşük gelirli ve kırılgan ekonomilerde çalışan emekçileri korumak için hazırlanmıştır.

Örneğin Bolivya, Latin Amerika’nın en yoksul ülkelerinden biri olmasına rağmen 1977’de bu sözleşmeyi imzalamıştır. Kısıtlı kaynaklarına rağmen, asgari ücretin yalnızca hayatta kalmayı değil, insanca yaşamı esas alması gerektiğini kabul etmiştir.

Kamerun, Sahra Altı Afrika’nın en kırılgan ekonomilerinden biri olmasına rağmen 1973’te sözleşmeye taraf olmuştur. Kayıt dışılığın yaygın olduğu bu ülkede bile, ücretin keyfi biçimde belirlenemeyeceği uluslararası yükümlülük altına alınmıştır.

Ekvador, 1970’te sözleşmeyi onaylayan ilk ülkelerden biridir. Ekonomik krizlerle ve siyasi istikrarsızlıklarla anılan bu ülke dahi, ücret politikasında emeği koruyan bir çerçeveyi benimsemekten kaçınmamıştır.

Kenya, tarım ve düşük ücretli hizmet sektörünün ağırlıkta olduğu bir ekonomi olmasına rağmen, asgari ücretin yaşam maliyetine göre belirlenmesini kabul etmiştir.

Bu liste Nijerya, Fas ve Tunus gibi ülkelerle uzatılabilir. Ortak noktaları nettir:
Bu ülkeler, yoksulluğu kader olarak yönetmek yerine,
asgari ücretin yoksulluk üretmesini sınırlamayı tercih etmiştir.

Türkiye Neden Bu Ülkelerin Bile Gerisinde?

Türkiye, ILO’nun kurucu üyelerinden biri olmasına rağmen, 55 yıldır bu sözleşmeden bilinçli biçimde uzak durmaktadır. Bu durum ekonomik yetersizlikle açıklanamaz. Çünkü kendisinden çok daha yoksul ülkeler bile bu yükümlülüğü üstlenmiştir.

Geriye tek bir açıklama kalmaktadır:
Türkiye’de sorun kaynak değil,
tercihtir.

Bu tercih;
emeğin ucuz,
sendikaların etkisiz,
asgari ücretin pazarlık konusu,
yoksulluğun ise kalıcı olmasını hedefleyen bir tercihtir.

Asgari ücretin insanca yaşam hakkına dönüşmesi istenmemektedir. Çünkü bu düzen, ucuz işgücü sömürüsü üzerine kuruludur. Ve bu düzen, ancak asgari ücret sadaka olarak kaldığı sürece ayakta durabilmektedir.

Muhalefetin ve Sendikaların Sessizliği: Bu Düzenin Görünmez Dayanağı

Bu noktada sorumluluğu yalnızca iktidara yüklemek gerçeği eksik bırakır. Muhalefetin, özellikle de CHP’nin, bu konuda yıllardır süren sessizliği dikkat çekicidir. ILO 131 No’lu sözleşme, Meclis’te güçlü ve ısrarlı biçimde gündeme taşınmamış; asgari ücret meselesi neredeyse tamamen rakam pazarlığına indirgenmiştir. Oysa sorun, ücretin kaç lira olduğu değil, hangi ilkelere göre belirlendiğidir.

CHP ve diğer muhalefet partileri, asgari ücreti yapısal bir hak meselesi haline getirmek yerine, iktidarın çizdiği dar çerçevede kalmayı tercih etmiştir. Bu durum, fiilen mevcut düzenin devamına hizmet etmektedir. Daha da çarpıcı olan ise sendikal hareketin önemli bir bölümünün bu sessizliğe eşlik etmesidir. Masada kalmayı başarı sayan, süreci zorlamak yerine “denge” diline sığınan sendikal anlayış, yoksulluk üreten mekanizmanın parçası haline gelmiştir.

Oysa sendikaların ve emek iddiasındaki muhalefetin görevi, iktidarın belirlediği sınırlar içinde pazarlık yapmak değil; o sınırları zorlamaktır. Asgari ücretin insanca yaşam hakkı olduğu açık biçimde söylenmediği, ILO 131 talebi güçlü biçimde sahiplenilmediği sürece, iktidarın bu sözleşmeyi imzalamaması fiilen güvence altına alınmış olur. Bu bağlamda sessizlik tarafsızlık değildir; düzenin sürmesine verilen örtük destektir.

Asgari ücret sadaka değildir.
İnsan onuru pazarlık konusu yapılamaz.
Ve yoksulluk ücretiyle kurulan hiçbir düzen kalıcı değildir.

Ne Yapılmalı?

Öncelikle tartışmayı yanlış yerden kurmaktan vazgeçmek gerekir. Sorun, asgari ücretin “ne kadar artırılacağı” değil; nasıl belirlendiği sorunudur. Yoksulluk üreten bir mekanizma, hangi rakamı üretirse üretsin sonucu değiştirmez.

Birinci adım açıktır:
Türkiye, ILO’nun
131 No’lu Asgari Ücret Sözleşmesini hiçbir çekince koymadan imzalamalıdır. Bu imza, asgari ücretin sadaka değil, hak olduğunun resmen kabulü anlamına gelir.

İkinci olarak, asgari ücret tespit süreci baştan sona yeniden düzenlenmelidir. Sendikaların temsiliyeti sembolik olmaktan çıkarılmalı; işçi örgütleri karar mekanizmasının eşit ve bağlayıcı unsuru haline getirilmelidir. Devlet, hakem rolünün arkasına saklanmamalı; ücretin uygulanmasından ve denetlenmesinden doğrudan sorumlu olmalıdır.

Üçüncü olarak, asgari ücret gerçek yaşam maliyetine endekslenmelidir. Açlık sınırı, yoksulluk sınırı ve bölgesel yaşam giderleri dikkate alınmadan belirlenen hiçbir ücret “asgari” sayılamaz. Asgari ücret, tek bir rakam değil, yaşanabilir bir bütçe olarak ele alınmalıdır.

Dördüncü adım, asgari ücret üzerindeki vergi ve dolaylı kesintilerin kaldırılmasıdır. Yoksulluk ücreti üzerinden vergi almak, sosyal devlet anlayışıyla bağdaşmaz. Ücret artışlarının vergi yoluyla geri alınması kabul edilemez.

Son olarak, asgari ücretin istisna değil, taban ücret olduğu gerçeğiyle yüzleşilmelidir. Ortalama ücretler asgari ücrete doğru çekiliyorsa, sorun yalnızca düşük ücret değil; emeği değersizleştiren ekonomik modeldir. Bu model, sendikal haklar güçlendirilmeden ve güvenceli istihdam sağlanmadan değiştirilemez.

Asgari ücret meselesi teknik değil, siyasaldır.
Bu nedenle çözüm de teknik değil,
tercih meselesidir.

İnsanca yaşamı esas alan bir ücret düzeni mümkündür.
Yeter ki yoksulluğu değil, emeği korumayı tercih edelim.

YAZARIN DİĞER YAZILARI