HALKWEBYazarlar402 Sanıklı Davada Tek Kişilik Siyasi Gösteri

402 Sanıklı Davada Tek Kişilik Siyasi Gösteri

402 sanıklı bir davada mahkeme salonunun siyasi bir gösteri alanına dönüşmesi, yalnızca bir kişinin değil yüzlerce sanığın yargılanma sürecini etkileyebilecek bir durumdur.

0:00 0:00

Silivri’de görülen İBB davasının ilk duruşması aslında çok temel bir soruyu yeniden gündeme getirdi;

Mahkeme salonları hukukun konuştuğu yerler midir, yoksa siyasetin sahnesi mi?

402 sanığın yargılandığı, yüzlerce insanın kaderini doğrudan etkileyen bu devasa dosyada ilk gün konuşulan şey hukuki savunmalar değil; selamlama konuşması tartışmaları, salon gerilimi ve reddi hâkim talepleri oldu. Daha ilk duruşmada ortaya çıkan tablo ise davanın yalnızca hukuki bir süreç olarak değil, aynı zamanda siyasi bir mücadele alanı haline getirilmeye çalışıldığı yönünde güçlü bir izlenim yarattı.

Kamuoyunun merakla takip ettiği ve Silivri’de görülen İBB davasının ilk duruşması, hukuki savunmalardan çok Ekrem İmamoğlu’nun mahkeme salonunu siyasi bir gösteri alanına çevirmeye çalıştığı görüntüler nedeniyle gergin bir atmosferde geçti.

Davanın ilk duruşması, esasa ilişkin savunmalara geçilemeden önce yaşanan usul tartışmaları ve duruşma düzenine ilişkin gerilimler nedeniyle beklenenden farklı bir tablo ortaya koydu.

Sabah saatlerinde Ekrem İmamoğlu’nun salona getirilmesinin ardından duruşma başladığında, İmamoğlu’nun avukatı mahkeme heyetinden müvekkilinin salondaki izleyicilere hitap ederek kısa bir selamlama konuşması yapmasına izin verilmesini talep etti.

Mahkeme heyeti ise ceza muhakemesi usulünde sanığın duruşma başında izleyicilere hitaben bağımsız bir selamlama konuşması yapmasına ilişkin bir uygulama bulunmadığını belirterek bu talebi reddetti.

Bu kararın ardından salondaki bazı izleyicilerin alkış ve sloganlarla tepki göstermesi üzerine duruşma düzeni bozuldu ve mahkeme heyeti disiplinin sağlanması amacıyla duruşmaya saat 13.30’a kadar ara verdi.

Öğleden sonra saat 13.30’da duruşma yeniden başladığında ise Ekrem İmamoğlu’nun avukatları çeşitli usul itirazları ileri sürerek mahkeme heyeti hakkında reddi hâkim talebinde bulundu ve duruşma bu usul tartışmaları çerçevesinde devam etti.

Selamlama konuşması talebinde dikkat çekici olan nokta ise bu talebin bir avukat tarafından dile getirilmiş olmasıdır.

Ceza yargılaması pratiğini bilen bir avukatın, ceza muhakemesi sisteminde sanığın duruşma başında izleyicilere hitaben bir selamlama konuşması yapmasına ilişkin usuli bir kurum bulunmadığını bilmesi gerekir. Bu nedenle normal şartlarda bir savunma avukatının böyle bir talepte bulunması beklenmez.

Müvekkilinden böyle bir talep gelse dahi avukatın “Bu talep hukuken mümkün değildir, mahkeme reddeder ve savunmayı gereksiz bir tartışmanın içine çeker” diyebilmesi gerekir.

Dolayısıyla bir avukat müvekkiline bu gerçeği açıkça ifade edemiyorsa, ortaya çıkan tablo artık yalnızca hukuki bir savunma faaliyeti olarak değil, mahkeme salonunun aynı zamanda siyasi bir sahneye dönüştürülmeye çalışıldığı bir süreç olarak değerlendirilebilir.

Bu talebi duyduğumda aklıma ilk gelen karşılaştırmalardan biri Amerikan ceza yargılama sistemi oldu. Sinema ve diziler aracılığıyla geniş kitlelerin aşina olduğu Amerikan yargılama modelinde duruşmalar çoğu zaman savcı ve savunma avukatının jüriye yaptığı açılış konuşmaları ile başlar. Ancak Türkiye’de uygulanan ceza muhakemesi sistemi bu yapıya sahip değildir ve duruşmanın işleyişi tamamen farklı usul kurallarına tabidir.

Aslında Ekrem İmamoğlu hakkında yürütülen soruşturma ve yargılama sürecine başından beri bakıldığında savunma tarafının kamuoyu önünde yaptığı açıklamalarda hukuki argümanların çoğu zaman geri planda kaldığı görülmektedir.

Bugün kamuoyunda pek çok kişi Ekrem İmamoğlu’nun avukatlarının kimler olduğunu ya da savunma ekibinde hangi hukukçuların yer aldığını dahi bilmemektedir.

402 sanık ve 143 ayrı eylem iddiasını içeren bu geniş kapsamlı dosya hakkında savunma tarafının işin esasına ilişkin kapsamlı bir hukuki değerlendirmesini kamuoyu önünde ortaya koyduğunu duyan ya da bilen var mı? Görünen o ki böyle bir değerlendirme kamuoyuna yansımış değildir.

Bu kadar çok sayıda iddia karşısında, suçlamaların hukuken neden geçersiz olduğuna ilişkin somut bir savunma çerçevesi ortaya konulmuş mudur? Bu sorunun da kamuoyu açısından net bir cevabı bulunmamaktadır.

Bugüne kadar kamuoyunda en çok şu söylemler duyuldu:

Dosyanın altının boş olduğu,

Dosyada hiç delil bulunmadığı,

İtirafçıların gerçekte iftiracı olduğu,

Çağrı yapılsaydı ifadeye gidileceği halde ev baskınıyla gözaltı yapıldığı,

Soruşturmanın hukuki değil siyasi olduğu,

15,5 milyon imza ile cumhurbaşkanı adayı olan bir siyasetçinin bu nedenle tutuklandığı…

Kamuoyu önünde dile getirilen açıklamaların büyük bölümü bu tür siyasi ve polemik içeren söylemlerden oluştu.

Bugün duruşmada yaşanan gelişmeler ise Ekrem İmamoğlu’nun savunma stratejisine ilişkin önemli bir ipucu vermiş görünmektedir.

Ortaya çıkan tabloya bakıldığında savunma stratejisinin üç temel unsur etrafında şekillendiği izlenimi oluşmaktadır:

– Usule ilişkin tartışmalar üzerinden davanın esasının kamuoyunda geri planda kalmasını sağlamak,

– Hukuken kabul edilmesi mümkün olmayan taleplerin reddedilmesini bir tartışma konusu haline getirmek,

– Bu tartışmalar üzerinden ulusal ve uluslararası kamuoyunda “adil yargılanma hakkının ihlal edildiği” yönünde bir algı oluşturmak.

Oysa bu dava sıradan bir ceza dosyası değildir.

Bu dosyada Ekrem İmamoğlu dahil toplam 402 sanık yargılanmaktadır.

Bu sanıkların 100’den fazlası tutuklu bulunmaktadır. Çok sayıda sanık hakkında adli kontrol tedbirleri uygulanmakta, bazı sanıklar hakkında ise yakalama kararları bulunmaktadır.

Dosyanın kapsamı ve sanık sayısı dikkate alındığında bu dava Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı ve en kalabalık yolsuzluk soruşturmalarından biri olarak değerlendirilmektedir.

Dolayısıyla mahkemenin önünde yalnızca tek bir kişinin değil, yüzlerce insanın hukuki kaderini ilgilendiren son derece büyük ve karmaşık bir ceza dosyası bulunmaktadır.

Bu kadar geniş kapsamlı bir davada duruşmanın ilk gününde ortaya çıkan tablo ise hukuki savunma tartışmalarından çok mahkeme salonunda yaşanan gerilimler ve usul tartışmaları olmuştur.

Duruşma başında İmamoğlu’nun izleyicilere hitaben konuşma yapmak istemesi üzerine mahkeme heyeti ceza muhakemesi usulünde böyle bir uygulama bulunmadığını belirterek talebi reddetmiştir. Bu karar hukuki açıdan yerinde bir karar olarak değerlendirilebilir.

Zira CMK m.203’e göre duruşmanın düzenini sağlamak mahkeme başkanının görevidir.

Bu hüküm ceza yargılamasında mahkeme başkanına duruşma salonunun düzenini sağlama, söz kesme, uyarı yapma ve gerekli gördüğü takdirde duruşma disiplinini korumaya yönelik tedbirler alma yetkisi vermektedir.

Buna rağmen yaşanan gelişmeler sonucunda mahkeme salonundaki atmosfer bir anda yargılama yapılan bir ortamdan siyasi bir miting görüntüsüne dönüşmüştür.

Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir gerçek vardır.

Bu dava yalnızca Ekrem İmamoğlu’nun davası değildir.

Aynı dosyada 401 kişi daha sanık olarak yargılanmaktadır.

Bu insanların her birinin makul sürede yargılanma hakkı bulunmaktadır. Her birinin ailesi, hayatı ve yıllardır devam eden bu sürecin bir an önce sonuçlanmasını bekleyen kişisel hikâyeleri vardır.

Dolayısıyla bir sanığın duruşmadan bir gün önce “savunma yapmayacağını” ilan etmesi ve duruşma günü sergilediği tutumla yargılamanın ilerlemesini zorlaştırması yalnızca kendisini ilgilendiren bir tercih değildir.

Bu durum aynı dosyada yargılanan yüzlerce insanın yargılanma hakkını da doğrudan etkileyen bir tablo ortaya çıkarmaktadır.

Bugün Silivri’de ortaya çıkan manzaranın en az konuşulan yönlerinden biri de budur.

402 sanıklı bir davada mahkeme salonunun siyasi bir gösteri alanına dönüşmesi, yalnızca bir kişinin değil yüzlerce sanığın yargılanma sürecini etkileyebilecek bir durumdur.

Unutulmaması gereken gerçek ise şudur:

Mahkeme salonları siyasi miting alanı değildir.

Orası hukukun konuştuğu yerdir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI