HALKWEBYazarlarYeni Türküler Artık Neden Doğmuyor?

Yeni Türküler Artık Neden Doğmuyor?

0:00 0:00

Müzik bilimi ve halkbilimi çalışmalarının altını çizdiği temel nokta şudur:
Türkü, bireysel bir ilham anının ürünü değildir. Bir duygu ya da olay, toplum içinde anlatıla anlatıla, söylene söylene ezgiye dönüşür.

Bu doğumu mümkün kılan, olayın yarattığı duygunun başkaları tarafından da hissedilmesi, sahiplenilmesi ve tekrar edilmesidir.

Bu ülke az görmedi, az çekmedi.
Depremlerle şehirler yıkıldı; yüzbinlerce insanımız öldü, sakat kaldı. Maden göçüklerinde yerin altında kalan insanların günlerce çıkarılamadığı haberlerini izledik. Ekonomik krizler gördük, iş cinayetlerine tanık olduk, terörle sarsıldık, pandemi yaşadık.

Hayat, farklı zamanlarda ve farklı biçimlerde ağırlaştı.
Ama her yaşanan, iz bırakan bir acıya dönüşmedi ya da kurduğumuz bağ kısa sürdü.

Eskiden daha kapalı ve küçük insan gruplarında duygular birlikte yaşanırdı. İnsanlar yan yana durur, zamanı paylaşır, konuşur ve birlikte hatırlardı. Türküler bu yüzden sadece acıyı değil; birlikte gülmeyi, dalga geçmeyi, gündelik emeği ve hayatla baş etme biçimlerini de anlatırdı.

İşte bu farkı en iyi gösteren örneklerden biri “Yemen Türküsü”dür.

1900’lerin başında Yemen cephelerine gönderilen on binlerce Anadolu genci geri dönmedi. Asıl acı, gidenlerden haber alınamamasıydı. Aylarca, yıllarca süren bir bekleyiş yaşandı; analar kapı önlerinde, evler ocak başlarında aynı soruyu sordu: “Bir haber var mı?” Bu bekleyiş tek bir eve değil, köy köy, kasaba kasaba bütün bir topluma yayıldı. İşte bu uzun süreli, ortak ve sahiplenilmiş acı, bir kişinin değil bir toplumun ağzında dile geldi ve türküye dönüştü:
“Şu Yemen elleri ne de yamandır / Giden gelmiyor acep nedendir.”

Türküler yalnızca acıdan doğmaz; paylaşılan hallerden, ortak yaşantılardan da doğar.
Bunun en bilinen örneklerinden biri “Üsküdar’a Gider İken (Katibim)” türküsüdür. 19. yüzyıl İstanbul’unda Üsküdar yollarında dolaşan gündelik hayat—sandal yolculukları, çarşı kalabalığı, gençlerin birbirine takılması—aynı sahnelerin farklı insanlar tarafından tekrar tekrar yaşanıp söylenmesiyle türküye dönüştü.

Ege türkülerinin belleği sayılan Kemancı Tahir Usta, annemin amcasıdır. Kerimoğlu Zeybeği’nin bilinen en eski kaynak kişisi; Ormancı, Adem Gardeş ve Alışarın Ortasında adlı türkülerimizin de söz ve müziğini yapan kişidir. Bu türküler bugün hala yaşıyorsa, bunun nedeni halkın kendini bu sözlerde ve ezgilerde bulabilmesidir.

Bugün yan yanayız ama herkes kendi iç dünyasında. Bu çoğu zaman bir tercih değil; çağın dayattığı bir hal. Toplumlar kalabalıklaştıkça hayat hızlandı; iş yükü ve sorumluluklar arttı. Yaşamak, tutunmak, ayakta kalmak başlı başına bir çabaya dönüştü. Bu yoğunluk arttıkça, ortak duygular için ayrılan alan daraldı.

Bir başka değişim de duyguların dolaşım hızında ortaya çıktı. Sosyal medya aracılığıyla her gün binlerce acı ve olayla karşılaşıyoruz. Bu durum acıyı görünür kılıyor; ama aynı zamanda onu hızla tüketilebilir hale getiriyor. Bir acı daha tam yerini bulamadan yenisi geliyor; önceki farkında olmadan geriye itiliyor. Böylece acılar ihmal edildiği için değil, birikmeye ve demlenmeye fırsat bulamadığı için iz bırakmıyor.

Türkü, iz bırakan ve birlikte taşınan yaşantıların sesidir.

Bu yüzden türküler yalnızca birer ezgi değildir. Bir toplumun hafızasıdır.
Yaşadıklarını nasıl hatırladığını, neye güldüğünü, neye yas tuttuğunu gösterir.
Ortak bilincidir, ortak geçmişidir, ortak duygularıdır.

O yüzden türkülere sahip çıkın.
Ruhi Su’yu, Neşet Ertaş’ı, Özay Gönlüm’ü, Talip Özkan’ı hatırlayın.
Ve ismini buraya yazamadığım, bir kuşağın sesi olmuş, türkü geleneğini taşıyan son temsilcileri de hatırlayın.
Çünkü onlar türkü söylemediler; bu toplumun hafızasını omuzladılar. Bir ezgi değil, tarih bıraktılar.

YAZARIN DİĞER YAZILARI