Siyaset ve medyada yaş üzerinden kurulan hiyerarşik dil, eşitlik idealini zedeleyen ve kronolojik yaşı bir tasfiye aracı olarak kullanan yapısal bir ayrımcılığa dönüşmüştür. Hak temelli bir perspektiften, yaşçılığı normalleştiren bu arkaik yaklaşımlara ve medyatik çerçeveleme operasyonlarına net bir itiraz yükseliyor.
Son günlerde televizyon ekranlarında ve siyaset sahnelerinde izlediğimiz bazı güncel tartışmalar, yaşın kamusal alanda nasıl yapısal bir aşağılama aracına dönüştürülebildiğini bir kez daha gözler önüne serdi. Kendisini ilerici ve eşitlikçi bir düzlemde konumlandıran bir siyasal aktörün, muhatabının kronolojik yaşını sürekli bir yetersizlik gerekçesi olarak sunması, salt bir polemik unsuru değildir. Muhatabına yönelik “ailesinin sahip çıkması” çağrıları ve hukuki bir terim olan “vesayet” kavramının pervasızca dolaşıma sokulması, doğrudan bireyin özerkliğine ve bilişsel kapasitesine yönelik örtük bir saldırıdır. Bu dil, demokratik bir eleştiri sınırını aşarak, tıp ve toplum bilimlerinin en tehlikeli ayrımcılık türlerinden biri olarak tanımladığı “yaşçılığı” (ageism) kurumsallaştırmaktadır. Bir kişinin 50 yaşında olması onu otomatik olarak daha dinamik, daha doğru karar veren veya daha yetkin kılmaz. Aynı şekilde 80 yaşında olması da onu otomatik olarak yetersiz, etkisiz veya görevi bırakması gereken biri haline getirmez.
Bu ayrımcı dilin toplumsal köklerini sarsmak için, kadın hareketi ve engelli hakları mücadelesinin tarihsel birikiminden ders çıkarmak zorundayız. Bu mücadeleler, bireyin değerinin biyolojik indirgemecilik üzerinden hiyerarşikleştirilemeyeceğini kanıtlamıştır. Kadınların eşitlik mücadelesi, ataerkil sistemin dayattığı toplumsal dışlama ve tahakküm mekanizmalarına karşı bir başkaldırıdır. Engellilik alanındaki hak temelli yaklaşım da bireyi toplumsal bariyerlere karşı duran bağımsız birer özne olarak kabul eder. Siyasal alanı kronolojik yaşa indirgeyen bugünkü refleks de aynı dışlayıcı kökten beslenmektedir; ancak yaşlanma alanında bu paradigma değişimi henüz tam anlamıyla gerçekleşmemiştir.
COVID-19 pandemisinde küresel ölçekte deneyimlediğimiz trajik süreç, bu ayrımcılığın ne denli hızla normalleşebileceğini hepimize gösterdi. Pandemi dönemi, ileri yaş gruplarının birer risk faktörü, topluma yük, hatta salgının sorumlusu gibi etiketlendiği bir küresel yaşçılık laboratuvarına dönüştü. O dönem tüm dünyada kamusal kararlarda ve bürokratik uygulamalarda tanık olunan bu dışlayıcı refleks, bugün siyasal iletişimin merkezine taşınmaktadır. Bir siyasetçinin takvim yaşını kronik bir bagaj gibi sunmak, yaşlanmayı kaçınılmaz bir yeti yitimi ve bilişsel gerileme süreci olarak gören bir algının ürünüdür.
Buradaki en büyük çelişki, söz konusu dışlayıcı dilin, kendisini sosyal demokrat ilkeler üzerinden tanımlayan özneler tarafından üretilmesidir. Eşitlik iddiası, seçici bir duyarlılıkla yürütülemez; ya tüm toplumsal kategoriler için tutarlıdır ya da bir söylem kısırlığından ibarettir. Siyaset alanındaki bu sığlaşma, ne yazık ki medyadaki sorunlu gazetecilik pratikleriyle de beslenmektedir. Bir televizyon ekranında, ana akım medyanın deneyimli muhabirlerince bir siyasetçiye ısrarla yöneltilen “Yaşınız kaç?” sorusu, masum bir bilgi edinme çabası değildir. Bu soru, gazeteciliğin nesnel bilgi üretme işlevinden uzaklaşarak, muhatabına “Siyaseti bırakma zamanınız geldi” imasını yükleyen bilinçli bir çerçeveleme operasyonudur. Bir insanın “artık kenara çekilmesi gerektiği” iması, yalnızca bir siyasi görüş değil, aynı zamanda yaşlılık hakkında kurulan normatif bir yargıdır.
Sosyolojik literatürün de ortaya koyduğu gibi, ayrımcılık biçimleri çoğunlukla açık bir nefret diliyle değil, ekranlarda normalleştirilen bu gündelik imalar ve sistematik tekrarlar üzerinden toplumun kılcal damarlarına sızar.
Güncel siyasetin aktörleri arasındaki güç mücadeleleri ya da dönemsel pozisyon kavgaları bu analiz kapsamının dışındadır. Asıl mesele, yaşın biyolojik ve biyografik bir zenginlik olmaktan çıkarılıp, kamusal alanda bir “yetersizlik ve tasfiye işareti” olarak işlev görmeye başlamasıdır. Demokratik toplumların asli gücü, bireyleri doğum tarihleriyle değil, düşüncelerinin derinliği ve eylemlerinin tutarlılığıyla değerlendirebilme yetisinde saklıdır. Bu insani denge bozulduğunda, geriye rasyonel bir siyasi tartışma değil; yaş üzerinden inşa edilmiş, gürültülü ve ilkel bir sessiz hiyerarşi kalır.
Doç. Dr. Zeynep Altın
(İç Hastalıkları Uzmanı, Yaşlı Sağlığı PhD)
