Washington yolculuğu ve olasılıklar

Prof. Dr. Taner Timur yazdı...

Günlerce papatya falı açtık: Gidiyor, gitmiyor; gidiyor, gitmiyor; gidiyor… Ve sonunda “gidiyor” çıktı. Evet, Tayyip Bey Washington’a gidiyor! Üstelik buna “fal”la değil, “meşveret”le karar verilmiş! Böyle açıklandı; durum belli oldu. Ama yine de ortada belli olmayan bir şey var: Tayyip Bey gidecek de, acaba Trump’a neler söyleyecek?
Sakın şöyle düşünmeyelim: Tayyip Bey’in söylecekleri aslında belli. Trump’a anlatmak istediklerini zaten her gün Türkiye’de, bizlere anlatmıyor mu? Üstelik bunları -Trump’ın diliyle- Washington Post gazetesinde de yazmadı mı?
Oysa aslında durum hiç de öyle değil! “Yerli ve Milli Cephe” bambaşka havalarda! Onlara göre karşı taraf adeta bir duvar! Beyaz Saray’a telefonla söylenenler duyulmuyor; Trump, Vay Pi Ci’nin aslında PKK olduğunu bir türlü anlamıyor; gazetede yazılanları da okumuyor! Türkiye’ye yolladığı yardımcısı Pence’in yüzünde de olup bitenleri anladığına dair en ufak bir ifade göremedik. O halde en doğrusu Bay Trump’la karşı karşıya oturmak ve ona gerçekleri tane tane anlatmak olacak! Kısaca bu fırsat kaçırılmamalı; gidilmeli.


İşte Tayyip Bey ve yakınları böyle düşünüyorlar! Üstelik böyle düşünen sadece onlar da değil; çok daha geniş bir cephe! Hatta “muhalif” bir yazar, “keşke Kılıçdaroğlu ve Bahçeli de onunla beraber gitseler!” mealinde bir yazı bile yazdı. Oysa açmaz da tam bu noktada başlıyor.
Açıklamaya çalışalım.


Son yıllarda AKP’nin Suriye politikası bölgesel bir politika olmaktan çıktı, tüm dış politikamızın temeli haline geldi. Şöyle özetlenebilir: Türkiye, yakın tarihinde görülmemiş bir saldırı altında ve bu da bir “beka sorunu” yaratıyor. Daha açık bir ifadeyle yeni bir “İstiklal Savaşı”nın koşulları içindeyiz! Bu saldırının araçları PKK/YPG, FETÖ ve DEAŞ terör örgütleri. Oysa bunları yaratan, besleyen ve silahlandıran da, başta Amerika olmak üzere, sözde müttefiklerimiz. Bunlar ikiyüzlü ve bize devamlı yalan söylüyorlar. Biz ise dik duruyoruz ve alternatiflerimiz var; B ve C planlarımız hazır: Patriyot yoksa S-400’ler var; F 35 yoksa SU 57’ler var. Nitekim Trump’ın çirkin ihtarına rağmen Fırat’ın doğusuna girdik; hatta bu küstahlık, Barış Pınarı hareketini daha da öne almamıza neden oldu. Ve sonunda da Suriye sınırımızdaki “terör koridoru”nu yıktık! 13 Kasım’da da, Erdoğan, Trump ile baş başa görüşerek kazanımlarımızı tahkim edecek ve Kongre’den gelen baskılara direnerek şimdiye kadar yapılan yanlışlardan dönülmesini sağlamaya çalışacak! Bu arada o çirkin “mektub”u da yanına alıp, hesabını soracak!


Güzel bir program. Zaten Erdoğan artık her konuşmasında bu temaları işliyor. İster Fenerbahçe Kulübü toplantısı olsun, ister İlahiyat Fakültesi yıldönümü, sonunda laf hep buraya geliyor.
Peki, güzel de Trump’ın Beyaz Saray’da duymak istediği sözler gerçekten de bunlar mı? Ne yazık ki öyle görünmüyor; hatta galiba tam tersi! Belli ki, azil soruşturmasında ard arda gelen tanık ifadeleriyle köşeye sıkışan Trump da bu görüşmeyi -top ateşine tutulduğu- Suriye politikasında iplerin hala kendi elinde olduğunu göstermek için bir fırsata çevirmeye çalışacak. Kısaca görüşmede her iki taraf için de iç politika kaygıları ağır basacak!
Peki, kim kazanacak?


Sanırım “kazan-kazan” ilkesinin hiç de geçerli olmadığı bir alandayız. Yine de, ev sahibi Trump, “deplasman”daki Erdoğan’a göre her bakımdan avantajlı görünüyor. Buna karşılık, ülkesinde medyanın çok büyük bölümünü kontrolünde tutan Erdoğan da görüşmeyi mutlaka bir “zafer” şeklinde sunmaya hazırlanıyor. Hatta beklenmedik, tatsız gelişmeler olsa bile, Tayyip Bey ve çevresi bunu “düşmana karşı seferberlik” yolunda kullanma yolunu seçecektir. Üstelik şimdiye kadar hep olduğu gibi, bunda da belli bir süre başarılı görünebilir.
Peki, ya sonra?


Öyle görünüyor ki, sonrası düş kırıklığı ve hüsran olacak. Çünkü bu politika temelinden yanlış ve bu yanlışlık da her geçen gün biraz daha sırıtmaya başlayacak. Eğer bir ülkeyi, sizi yeni bir “İstiklal Savaşı” koşullarına sokan bir düşmanlıkla suçluyorsanız, ilk yapacağınız şey de o ülkeyle tüm ilişkilerinizi kesmek değil midir? Bunu yapmak istemiyorsanız, ya da yapacak durumda değilseniz, o zaman da daha farklı diller kullanmalı, daha gerçekçi stratejiler geliştirmelisiniz. Yok, bunları hiç düşünmeyip de, uzlaşma arayışı içine girerseniz, trajik bir çelişkiden kurtulamazsınız. Hatırlayalım: Kürtler Irak’ta özerklik ilan ettikleri zaman, Barzani Ankara’da devlet başkanı gibi karşılanıyor, altına kırmızı halılar seriliyor, Irak Devleti hiçe sayılarak onunla petrol anlaşmaları imzalanıyordu. Oysa altı yıl önce, Kürtlerin bu kez Kuzey Suriye’de özerklik ilan etmeleri, ne oldu da birdenbire Türkiye’yi “Sevr koşulları”na sürükleyen bir boyut kazandı? “Katil Esed”in kendi topraklarında ses çıkarmadığı bir tecrübeyi -şehitler vererek ve bir süre sonra bölgeyi Baas yönetimine terk etmek üzere- yok etmek, Mehmetçiğin mi göreviydi? Yoksa birileri seçim sandıklarında kazanamadıkları zaferi askeri operasyonlarla mı kazanmaya kalktılar? Öyle ya da böyle sonuç şu oldu ki, Kürtler, Suriye’de özerkliği kaybederken dünya kamuoyunda da, Filistinliler gibi, mazlum halklar arasında görülmeye başladılar. Tarihlerinde ilk kez uluslararası bir itibar kazandılar.


Bana öyle geliyor ki, bugün yeni bir “İstiklal Savaşı”ndan söz edenler, aslında bundan önce ilk bağımsızlık savaşı koşullarımızı hatırlamalıydı. O kara günlerde de yol ayrışması içindeydik ve Damat Ferit Paşa Paris’e, Barış Konferansı’na giderken, Mustafa Kemal Paşa Samsun’a gidiyordu. Yine o tarihlerde, Falih Rıfkı Atay, Hâkimiyeti Milliye’de “Burjuvalar? Acaba bu Türk sınıfı nerede?” diye soruyordu. Devrimci kadrolarda “ulusal bir burjuvazi” özlemi vardı.
Oysa bugün güçlü bir burjuvazi mevcut ve koyu Amerikancı.. Dahası, AKP’nin geleceği de -gelişmesine önemli katkılarda bulunduğu- bu sınıfa bağlı.. Ve kuşku yok, Erdoğan, Beyaz Saray’a daha çok da onlar için gidiyor. Nitekim “gideceğim” der demez borsa hızla yükselmeye, doların değeri de düşmeye başladı. Üstelik bu ilk kez de olmuyor ve ne zaman bir Erdoğan-Trump görüşmesi olsa piyasa canlanıyor. Öyle ki Erdoğan-Trump görüşmeleri adeta bir borsa endeksi haline geldi. Zaten sözünü ettiğim trajik çelişki de buradan doğuyor: siyasetteki “nefret söylemi” ile, burjuva iktisadının “küresel bütünleşme” söylemi arasında..


Bu çelişkiyi elbette klişe haline gelmiş siyasi nutuklar ve nefret söylemleri çözemez. Sadece toplumsal dinamik çözebilir. Çar Petro hayranı Putin’e umutla bakılan bu günlerde, sınıf çelişkilerinin, toplumsal diyalektiğin ve küçük burjuva milliyetçiliğinin ne getirebileceği de az çok belli. Dün “Avrasyacılar” hapisteydiler, bugün iktidara ortaklar! Ergenekon davaları hızla ilerlerken, bir yazıma “Dalga dalga adalet!” başlığını koymuştum. O günlerde gözaltı “dalga”ları numaralanıyordu ve her “dalga” ile bir sürü masum zindana gönderiliyordu. Bugün varılan noktada da devrimci, demokrat güçleri ezilmiş, suskunluğa itilmiş bir ülkede, maalesef ani bir demokratik sıçrama bekleyemeyiz.
Yine de ülke köklü dönüşümlere gebe görünüyor ve tasfiye sürecine girmiş bir siyasetçi nesli de, bu noktadan sonra, gelişmeleri giderek dışarıdan, kontrolü kaybetmiş olarak seyredeceğe benziyor. Bu aşamada devrimci ve demokratlara düşen ise, artık ülkede adaletin “dalga, dalga”(!) gerçekleşmesi için değil, insan haklarını öne çıkaran ve her soruşturmada kılı kırk yaran bir anlayışın egemen kılınması için çalışmak olmalıdır..

Prof. Dr. Taner Timur

Not: Yazı Prof. Dr. Taner Timur’un Facebook hesabından Halkweb okurları için alıntılanmıştır…

Yorum Yaz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

AKP panikte…50 bin üye istifa etti!

Eylül-Kasım ayları arası 57 bin kişinin ayrıldığı AKP'nin üye sayısı, son 4 ayda 114 binlik bir düşüş gösterdi. CHP ve İYİ Parti ise 4 ayda 30 binden fazla yeni üye kazandı.

Eski Fazilet partili Bülent Arınç’tan Gelecek Partisi’ne veryansın!

Milli Nizam, Milli Selamet, Refah ve Fazilet partileri ile AK Parti'de önemli görevlerde bulunan, eski Başbakan Yardımcısı ve eski Meclis Başkanı Bülent Arınç, gazeteci Ömer Şahin'in kaleminden bugün piyasaya çıkan, kendi hayatının anlatıldığı 'Küçük Erbakan' kitabıyla ilgili konuştu.

‘Kanal İstanbul’ ‘Katar İstanbul’ olma yolunda!..

Katar Emiri’nin annesi Şeyha Moza’nın Başakşehir’de 100 bin lira sermayeli şirket kurup 1.5 ay kadar sonra Kanal İstanbul güzergahında 44 dönüm arazi satın aldığı ortaya çıktı.

Davutoğlu’na ‘Vekil isterse veririm’ demişti… AKP’den yanıt geldi

Siyaset dünyasında ‘kiralık vekil’ tartışması başladı. AKP Ünal, İYİ Parti lideri Akşener’in ‘Yeni partiler vekil isterlerse veririm’ açıklamasını eleştirdi. Ünal, “Türk siyasetinde bir bidat adeta oluşturdular. Bu, ‘kiralık vekil’ çok çirkin bir ifade farkındayım. Milletin iradesi kimsenin tekelinde değildir” dedi.

MHP’den çok sert Davutoğlu açıklaması

MHP'li Edip Semih Yalçın, Türkiye'de eski kirli defterlerin açıldığını savunarak ‘’MHP, tehditlere karşı devletin elini güçlendirmek için millî mutabakat zemini oluşması yönünde çaba sarf etmiştir” dedi. Yalçın, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e ‘Cambaz oynatıcısı’, Ahmet Davutoğlu’na da ‘’Yalancı pehlivan” dedi.
210,481BeğenenlerBeğen
4,597TakipçilerTakip Et