HALKWEBYazarlarUzaya Gitmeyen Nesil Değil; Türkiye’nin Haritasını Yitiren Kuşaklar: Y Kuşağı, Z Kuşağı...

Uzaya Gitmeyen Nesil Değil; Türkiye’nin Haritasını Yitiren Kuşaklar: Y Kuşağı, Z Kuşağı ve Bir Ülkenin Kaderi

Akademi çoraklaştırıldı, düşünce itibarsızlaştırıldı, eleştiri kriminalize edildi. Sonra da gençlere dönüp “Neden üretmiyorsunuz?” denildi.

0:00 0:00

Birileri gerçekten bir yere gitmek istemişti: uzaya. Bavula Tolstoy, Camus konulmuştu. Okuma, düşünme, derinleşme… Hazırlıklar tamam gibiydi. Ama o noktada dijital ekranın parıltısı devreye girdi. Filtreli “günaydın”lar, kahve mistikliği ve “şarj %10” mazeretleri uzay aracının kapılarını kapattı. Böylece gökyüzüne yükselmeyi değil, kendi ekranlarının derinliklerine gömülmeyi seçtik.

Bunları yalnızca kuşakların alışkanlıklarına indirgemek eksik olur. Türkiye’de bugün gençlik, sadece “avokado ve TikTok nesli” diye küçümsenecek kadar basit bir fenomen değil; siyasetin, ekonominin ve kültürel söylemlerin kurbanı haline gelmiş bir kuşak.
Türkiye’de gençlik tartışmaları baştan yanlış kuruluyor.

Soru şu değil:
“Bu kuşak neden uzaya gitmedi?”

Asıl soru şudur: Bu ülke gençlerine bir yön, bir rota, bir gelecek bıraktı mı?

Bugün gençliği TikTok’la, kahve fotoğraflarıyla, “avokado nesli” diye aşağılamak; siyasal, sınıfsal ve ahlaki bir kaçıştır. Çünkü gençleri suçlamak, devleti, rejimi, siyasal tercihleri ve geçmiş kuşakların konformizmini aklamanın en ucuz yoludur. Bu dil, tesadüf değildir; iktidarın başarısızlıklarını gençliğin karakterine yıkma stratejisidir. Gençlik burada özne değil, günah keçisidir.

Evet, bir dönem bavullara kitaplar konuldu. Düşünmek, okumak, derinleşmek gerekiyordu. Ama o bavullar hiçbir zaman gerçek bir yolculuğa çıkmadı. Çünkü bu ülkede entelektüel emekle yükselmenin yolları sistemli biçimde kapatıldı. Yerine sadakat, itaat, biat ve suskunluk ikame edildi. Akademi çoraklaştırıldı, düşünce itibarsızlaştırıldı, eleştiri kriminalize edildi. Sonra da gençlere dönüp “Neden üretmiyorsunuz?” denildi.
Bu bir çelişki değil; bu bilinçli, planlı ve süreklilik taşıyan bir siyasal tercihtir.

Siyasette “Gençlik-Butik” Algısından Gerçekliğe

Z kuşağı apolitik mi? Uzaktan bakınca öyle görünebilir. Oy kullanmıyor, siyasi partilere ilgi duymuyor gibi okunuyor. Ama bu tembellik değil; bunun yerine politik taleplerini sokaktan internete taşıyan yeni bir katılım biçimi görüyoruz: dijital aktivizm, çevrim içi tartışmalar, forumlar, meme’lerle siyaset. Bu kuşak, klasik parti politikalarının tartışma arenalarında değil, hashtag’lerin, TikTok gönderilerinin ve çevrimiçi kampanyaların içinde politikleşiyor.
Devletin ve medyanın gençliğe biçtiği “katı, tembel ve bencil” rolü, gerçekliği yansıtmıyor. Tam tersine, gençler ekonomik kriz, eğitim sistemindeki çöküş, iklim felaketleri ve toplumsal adaletsizlikler karşısında sistemsel bir farkındalık ve tepki üretmeye çalışıyorlar. İmamoğlu’nun bazı şehir projelerinde Z kuşağının aktif katılım göstermesi, gençlerin politik gündemde görünmez olmadığını gösteriyor. Ancak bu katılım çoğu zaman “göz ardı edilen” veya “muhalif nesil” olarak etiketleniyor.

Z kuşağı siyaseti sokakta değil, dijital alanda kuruyor. Hashtag’lerle, kampanyalarla, ironik dil ve sembolik direniş biçimleriyle. Bu yöntemleri küçümseyenler, siyasetin dönüşümünü anlamadıkları için değil, bu dönüşümden korktukları için küçümsüyor. Çünkü bu siyaset biçimi, merkezi denetime direnir; hiyerarşi tanımaz; lidere değil, fikre dayanır.

Y Kuşağı: Kaçtığı Aynaya Z Kuşağını Tutan Kuşak

Diğer yandan, Y kuşağı kendi tarihine, kendi yarım kalmış hayallerine sırtını dönüyor. Kendi başarısızlıklarının tanıklığını yapmayı reddediyor. Hayal ettikleri şeylerin yarım kalmasını başkasının hatası gibi gösterince sorumluluk duygusundan kurtuluyorlar. Sanki bu ülkeyi Y kuşağı değil, önlerinde yürüyen birkaç genç bozmuş; sanki tüm kararları Z kuşağı vermiş; sanki bütün yük onların omzuna düşmeli. Böylece kendi paylarını görmezden gelmenin lüksüne erişiyorlar.

Asıl sert ve rahatsız edici soru burada başlar:
Y kuşağı ne yaptı, neyi yapmadı ve neden sustu?

Y kuşağı, kendi gençliğinde vaat edilenlerin neden gerçekleşmediğini sorgulamak yerine, büyük ölçüde sessizliği seçti. Kurumlar çökertilirken, liyakat tasfiye edilirken, hukuk askıya alınırken, kültürel alan daraltılırken geniş bir kesim “idare eder”, “şimdi sırası değil”, “daha kötüsü olabilir” diyerek konforunu korumayı tercih etti. Şimdi bu tarihsel suskunluğun bedelini ödemek istemiyor.

Kendi yarım kalmış hayallerinin hesabını vermek yerine, “Bu gençler de çok tembel” demek daha kolay. Böylece kendi politik ve ahlaki sorumluluğunu Z kuşağının sırtına yüklüyor. Bu yalnızca politik bir kaçış değil; ahlaki bir çöküştür.

Bu ülkeyi Z kuşağı yönetmedi.
Bu ekonomik modeli Z kuşağı kurmadı.
Bu eğitim sistemini Z kuşağı çökertmedi.
Ama tüm sonuçları Z kuşağına dayatılıyor.

Ekonomi: Evde Yaşayan Nesiller ve “İş Aramıyorlar” Mitleri

Türkiye’de “ev genci” tartışması, iktidar yanlısı medya ve politik söylemlerde sıkça karşımıza çıkıyor. Bazıları gençleri üretken olmamakla suçluyor. Oysa tablo çok daha karmaşık: 18–29 yaş arası milyonlarca genç, eğitimde değil, işte değil, iş aramakta bile değil — yani NEET (ne eğitimde ne istihdamda ne de iş arayan). Bu, bireysel bir miskinlik değil; ekonomik yapının ve eğitim–iş bağlantısının ciddi bir başarısızlığıdır.

Gençler, nitelikli iş bulamadığı için dijital dünyaya yöneliyor. Sosyal medya ve internet platformları hem ekonomik hem de kültürel bir sığınak. O nedenle gençlerin “tüketici” ya da “tembel” olarak etiketlenmesi adaletsizdir. Gerçek suçlu, stratejik planlamada ve politika üretiminde yaşanan boşluklardır.

Enflasyon, artan kira fiyatları ve işsizlik, gençlerin ekonomik bağımsızlıklarını ciddi biçimde sınırlıyor. Evden çıkamayan, kendi hayatını kuramayan bir kuşak yaratmak sadece ekonomik bir başarısızlık değil; siyasi ve toplumsal sorumluluk eksikliğinin de bir yansımasıdır.

Kültür ve Siyaset: Ahlaki Çöküş mü, İmkânsızlık mı?

Eleştirenler “ahlaki çöküş”ten, kültürel üretim eksikliğinden, genç kuşağın “sorumluluk almamasından” söz ediyor. Oysa bu, daha derin bir kültürel boşluğun değil; birikim yokluğunun, eğitim sistemindeki çarpıklığın ve ciddi sosyoekonomik sorunların bir sonucudur. Türkiye’de gençlik artık sadece eğlence kültürüyle değil, aynı zamanda dijital sansasyonlarla mücadele ediyor — çünkü sistem içine çekilmeleri için yeterli alan hiç tanımlanmadı.

Kültürel etkinlikler dijital fenomenlerin gölgesinde kayboluyor. Sinema, tiyatro ve müzik sahnesi sessizleşiyor. Üniversite kampüsleri fikir üretmek yerine influencer partilerine dönüştü. Gençlerin sanat ve entelektüel üretimi, dijital gündemler altında görünmez oluyor.
Bu durum, toplumsal hafıza ve kökleri koruma görevini yerine getirmeyen kuşakların mirası. Biz, Y kuşağı olarak, kültürel ve entelektüel alanlarda sessiz kalarak bir boşluk yarattık. Z kuşağı ise bu boşluğu, dijital dünyada yaratıcı yollarla doldurmaya çalışıyor. Ama medya ve siyasi söylem bu çabayı küçümsüyor.

Kim Suçlu?

Bu yazıda suçlu bir “öteki” aramak yerine, iç politikaların, ekonomik stratejilerin ve toplumsal söylemlerin kendi gençliğimizi nasıl şekillendirdiğini görmek gerekir:

• Gençlerden “sorumluluk almalarını” istemek adil mi, eğer onlara gerçek fırsatlar sunulmadıysa?
• Dijital aktivizmi küçümsemek akıllıca mı, yoksa bunun yeni bir politik katılım biçimi olduğunu görmek gerekmez mi?
• Kültürel üretimi sadece ağır entelektüel çalışmayla sınırlamak doğru mu, yoksa bu kuşak kendi üretim yollarını inşa ediyor mu?

Uzay, Kitap ve Harita: Kaçırılan Fırsatlar

Uzaya gidemedik, evet. Ama nedeni Wi-Fi eksikliği değil; yön duygusunu yitirmiş bir kuşağın haritayı ateşe vermesiydi. Yalnızca teknoloji değil, değerler, erdemler, toplumsal hafıza ve sorumluluk da kayboluyor.

Uzay metaforu burada sadece bir hayal kırıklığını değil, aynı zamanda geleceğe dair bir vizyon kaybını temsil ediyor. Kitap metaforu ise bilgi, düşünce ve entelektüel derinliğin yerini dijital tüketim alışkanlıklarının almasını simgeliyor.

Sorumluluk Kuşaklar Arasında Paylaşılır

Bu yazı bir çağrı: Sorumluluk kuşaklara aktarılır, sadece teknoloji değil, değerler de devredilir. Uzay aracına binmek, derin bir kitap okumak ya da toplumsal bir problemi çözmek sadece gençlerin işi değildir; geçmiş kuşakların yönünü doğru koyması, temeli sağlam atması gerekir. Aksi hâlde ne uzay aracı kalkar, ne kitaplar okunur; geriye sadece kaybolmuş bir gelecek ve suçun başkalarına yıkıldığı bir tarih kalır.

Ve belki de en acı gerçek şu: Biz bu kayıpta sessiz kalırsak, sorumluluk sadece bir kuşağın omzuna yıkılacak. Uzay, düşünce ve kültür alanlarında atılacak adımlar, hep birlikte alınacak kararlarla mümkün olacak. Yoksa bavulda Tolstoy ve Camus kalır, kahve ve avokado eşliğinde TikTok çekmeye devam ederiz.

Uzaya gidemedik çünkü Wi-Fi yoktu diye değil; haritayı yaktık.
Kitaplar bavulda kaldı çünkü okuyan değil, itaat eden ödüllendirildi.
Gençler ekrana baktı çünkü yüzlerini dönebilecekleri bir gelecek gösterilmedi.

Bugün gençliği suçlayan herkes şunu sormalı:
Bu ülke, gençlerine ne sundu da karşılığında ne bekliyor?

Sorumluluk yalnızca gençlerin taşıyacağı bir yük değildir. Sorumluluk, önce yönü belirleyenlere aittir. Haritayı çizenlere, pusulayı bozanlara, yolu kapatanlara aittir. Kuşaklar arası çatışma, iktidarların en sevdiği oyundur. Çünkü bu çatışma sürdükçe, asıl faillere kimse bakmaz.

Eğer bu ülkede bir gelecek kurulacaksa, bu gelecek ne nostaljiyle ne de gençliğe verilen nasihatlerle kurulacaktır. Bu gelecek, açık bir yüzleşmeyle, açık bir sorumlulukla ve açık bir politik yeniden kuruluşla mümkün olabilir.

Aksi halde olan şudur:
Her kuşak, bir sonrakine daha az şey bırakır.
Her sessizlik, bir çöküşü normalleştirir.
Ve her “gençlik sorunu” söylemi, ülkenin kendi sorununu gizler.
Bu yüzden tekrar edelim:
Bu bir gençlik meselesi değil.
Bu, Türkiye’nin kendisiyle yüzleşememe meselesidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI