HALKWEBYazarlarTürkiye’nin Haritası

Türkiye’nin Haritası

Jeopolitik önem bir madalya değildir. Bir sınavdır. İnce buz tutmuş, derin bir denizin üzerinde yürümek gibidir. Hızlanırsan buz kırılır; durursan donarsın. Düşersen, buz gibi bir derinlikte boğulursun.

0:00 0:00

Bazı ülkelerin kaderini, şansını, fırsatlarını, krizlerini ve geleceğini anlamak için yalnızca gökyüzündeki haritasına bakmak yetmez.
Yeryüzüne çizilen haritayı da okumak gerekir.
Çünkü bazı ülkelerin haritası çok parlaktır; herkes dönüp ona bakar. Ve herkes ona göre konumunu tayin eder.
İşte jeopolitik dediğimiz şey tam olarak budur.
Bir ülkenin bulunduğu özel konumun ona kazandırdığı siyasî, askerî ve ekonomik anlam…
Elbette bu, herhangi bir yer olma hâli değildir; geçilen, beklenen, gözlenen, hesaplanan ve durup düşünülen bir yer olma hâlidir.
Ve Türkiye’nin haritasına baktığımızda, tam da böyle bir yerde durduğunu görürüz.
Bu haritanın lejantında enerji hatları vardır; güvenlik krizleri, göç yolları, savaş ve barış aralıkları vardır.
İşte bu yüzden Türkiye, bugün konuşulan her büyük meselede, doğrudan ya da dolaylı olarak masaya gelir.
Amerika’nın konuştuğu, Rusya’nın hesap yaptığı, Avrupa’nın karar aldığı, Çin’in geleceğini düşündüğü her masada…
Ortadoğu’da, Kafkasya’da, Karadeniz’de, Türk Cumhuriyetleriyle kurulan yeni dengelerde karşımıza hep aynı harita çıkar.
Şüphesiz bu durum gurur vericidir.
Ama her masada olmak her zaman avantaj mıdır?
Yoksa bazen tehlikenin ta kendisi mi?
Ve asıl soru şudur:
Neden bu masadayız?
Bu sorunun cevabı yeni değildir.
Adı eski, yükü ağır bir kelimenin içinde durur: Jeopolitik.
Yani haritadaki yerin kaderle kurduğu ilişki…
Çünkü bazı ülkeler tercihleriyle masaya oturur; bazıları ise haritalarıyla. Türkiye ikinci gruptadır.
Bazı ülkeler vardır ki oldukları yerde rahat bırakılmazlar. Çünkü orası bir geçittir, bir eşiktir, bir kilittir.
Türkiye tam olarak böyle bir yerdedir.
Jeopolitik stratejistler ise neredeyse bir asırdır aynı uyarıyı yapar:
“Bu coğrafyada yaşayanlar değil, yaşayanları yönetenler kazanır”.
Görüldüğü üzere jeopolitik teoriler, sanıldığı gibi masum akademik okumalar değildir. Bunlar, dünyayı kontrol etme iddiası olan güçlerin haritaya nasıl baktıklarını anlatır.
Coğrafi bölgeleri denetleyerek dünya egemenliği kurma fikri, bu teorilerin ortak zeminidir.
Farklı dönemlerde, farklı kavramlarla ortaya çıkmış olsalar da hepsi aynı sorunun peşindedir:
Dünyaya nereden hükmedilir?
İşte bu yüzden bu teorilere baktığımızda, Türkiye’nin bulunduğu haritanın neden sürekli gündemde olduğunu da görürüz.
Nitekim Mackinder, Kara Hâkimiyeti Teorisini kurarken gözünü dünya adasına (Asya, Avrupa ve Afrika) diker. Ona göre dünya adasını kontrol eden, küresel oyunun yönünü belirler. Türkiye bu kara kütlesinin merkezinde değildir belki; ama tam kapısındadır. Ve kapıda duran bir ülke, içeride olan kadar belirleyicidir.
Spykman bu bakışı biraz daha ileri taşır. Kenar Kuşak (Rimland) Teorisi ile asıl mücadelenin kara ile denizin birleştiği hatlarda yaşandığını söyler. Kim kenar kuşağa hükmederse Avrasya’ya, kim Avrasya’ya hükmederse dünyanın kaderine etki eder. Türkiye tam da bu hattın üzerindedir. Bu yüzden ne tamamen karasal ne de tamamen denizsel bir güçtür; ama her ikisinin de dengesini etkiler.
Mahan ise meseleyi denizlerden okur. Deniz Hâkimiyeti Teorisi, boğazları ve geçiş yollarını kontrol edenin üstünlük sağlayacağını vurgular. İstanbul ve Çanakkale Boğazları bu yüzden yalnızca birer suyolu değil, tarih boyunca birer karar noktasıdır.
Seversky, savaşın gökyüzüne taşındığını söyler. Hava Hâkimiyeti Teorisi, hava sahasını kontrol edenin hem savaşta hem siyasette avantaj elde edeceğini anlatır. Türkiye, üç kıtanın hava yollarının kesiştiği bu coğrafyada, gökyüzünden de görmezden gelinemez.
Ratzel’in Hayat Sahası Teorisi, coğrafyanın genişleme ve baskı üretme potansiyeline işaret eder. Türkiye’nin çevresi, tarih boyunca bu baskının, bu sıkışmanın ve bu rekabetin alanı olmuştur. Bu yüzden bu coğrafyada hiçbir şey uzun süre sabit kalmaz.
Fukuyama “tarihin sonu”nu ilan ederken bile Türkiye’yi bu bitmeyen tarihin dışında bırakamaz. Çünkü bu coğrafyada ideolojiler değişse de mücadele biçimi değişir; oyun bitmez.
Brzezinski’nin Büyük Satranç Tahtası Teorisi de tam olarak bunu söyler. Avrasya, küresel mücadelenin merkezidir. Türkiye bu tahtada yalnızca bir taş değil, hamleleri etkileyen bir karede durur.
Huntington ise meseleyi medeniyetler üzerinden okur. Türkiye’yi bir sınır ülkesi olarak değil, bir eşik olarak görür. Doğu ile Batı arasında bir çizgi değil; bir geçiştir burası. Ve geçişler her zaman kontrol edilmek istenir.
Teoriler farklıdır ama vardıkları yer aynıdır:
Türkiye, coğrafyası nedeniyle yok sayılabilecek bir ülke değildir.
Çünkü bu sahada kurulan denge, dünyanın akışını da belirler.
Üstelik mesele yalnızca jeopolitik de değildir.
Bir de işin jeolojik ve enerji boyutu vardır.
Türkiye topraklarının büyük bölümü Üçüncü Jeolojik Zaman’da şekillenmiştir.
Bu dönem, dünyada madenlerin, enerji kaynaklarının ve fay hatlarının yoğun biçimde oluştuğu bir zamandır.
Bu yüzden Türkiye’de linyit, bor, tuz, demir, krom, bakır gibi stratejik madenler ve güçlü jeotermal kaynaklar bir aradadır.
Özellikle bor…
Dünya bor rezervlerinin yaklaşık yüzde 70–75’i Türkiye’dedir.
Bu bir tesadüf değil, jeolojik geçmişin sonucudur.
Peki petrol ve doğalgaz 3. Jeolojik zamanda oluşur. Türkiye’de var mı?
Bu soru hep sorulur:
“Bu kadar kıymetli bir coğrafyada petrol niye yok?”
En kabul edilen bilimsel görüş şudur:
Petrol ve doğalgaz üçüncü jeolojik zamanda oluşur; ama oluşmak yetmez, birikmek gerekir.
Türkiye’nin yapısı çok genç, çok hareketli ve çok kırıklıdır. Bu hareketlilik, büyük ve kolay çıkarılabilir havzaların oluşmasına izin vermez.
Petrol vardır; ama derindedir, parçalıdır, maliyetlidir.
Mesele yokluk değil, jeolojik koşullardır.
Depremler de bunun bir parçasıdır. Yalnızca yıkımı değil, yer kabuğunun taşıdığı enerjiyi ve potansiyeli de gösterir…
Yani Türkiye’nin jeolojik hareketliliği bir zayıflık olduğu kadar, bir işarettir.
Üstelik mesele yalnızca fosil yakıtlar ya da jeopolitik değildir. Bu aynı zamanda, zamanın ruhudur.
Türkiye’nin haritası artık yalnızca kaynakları değil, zamanın ruhunu da anlatır.
Ve tam da bu yüzden bu haritaya bakarken güç dengelerine de bakmak gerekir.
Çünkü yerin siyasete, siyasetin yere etkisi zamanın ruhuna göre şekillenir. Enerji hatları, geçiş koridorları ve eşikler yeniden dizilirken; öncelikler de mekânın sahiplerinin hassasiyetlerine göre belirlenir. Bazen ödül, bazen ceza verilir.
İşte bu noktada Türkiye’nin haritası, yalnızca bulunduğu yeri değil, küresel rekabetin hangi sırayla ilerlediğini de gösterir.
Güç dengeleri konuşulurken, haritada en çok ağırlık yapan aktörler kaçınılmaz olarak öne çıkar.
Bu nedenle bugün “yenidünya düzeni” konuşulurken gözler Çin’e, Rusya’ya çevrilir. Ama haritaya biraz daha dikkatli bakıldığında başka bir tablo görülür.
Rusya uzun süredir bir savaş üzerinden meşgul edilirken, Çin daha temkinli ve zamana yayılan bir pozisyonda tutulur.
Çünkü büyük oyun bir anda oynanmaz. Önce enerji yolları, geçişler ve eşikler düzenlenir.
Haritalar yavaş yavaş yeniden çizilir; sonra asıl hamleler gelir.
Ve bu eşiklerin tam ortasında, ürkütülmemesi gereken bir Türkiye vardır.
Bu yüzden Türkiye her masadadır. Ama mesele masada olmak değil, orada nasıl durduğudur.
Jeopolitik önem bir madalya değildir.
Bir sınavdır.
İnce buz tutmuş, derin bir denizin üzerinde yürümek gibidir.
Hızlanırsan buz kırılır; durursan donarsın.
Düşersen, buz gibi bir derinlikte boğulursun.
Ama bu buzda düşmek çoğu zaman dışarıdan gelen bir darbeyle olmaz. Ülkeler en kolay, en çok güvendikleri iç dengenin bozulmasıyla düşer. İşte bu yüzden bu sınavda yalnızca dış politika değil; iç politikadaki denge, birlik, kardeşlik ve dirlik de belirleyicidir.
Türkiye’nin fırsat ve tehditlerinin farkında olan küresel güçler, sessiz, katmanlı ve uzun vadeli hesaplarla oyun kurar. Kartlar yeniden dağıtılırken mesele ne yapılacağı kadar, neyin kaybedilmemesi gerektiğidir.
Bu ince buzda yürürken asıl mesele hız değil; denge, ritim ve birlikte kalabilmektir. Çünkü kazandıklarımız, kaybettiklerimizden bağımsız değildir; çoğu zaman kayıplar görünmez.
Ve Belki de asıl sorulması gereken soru şudur:
Bu kadar taşın oynadığı bir satrançta, Türkiye kendi oyununu mu kuruyor; yoksa başkalarının kurduğu oyunu mu oynuyor?

YAZARIN DİĞER YAZILARI