Türkiye’de her Adalet Bakanı benzer bir vurgu yapmaktadır: “Yargı bağımsız ve tarafsızdır.” Bu ifade anayasal bir temele dayanmaktadır. Ancak, anayasal bir ilkenin metinde yer alması ile kurumsal olarak güven üretmesi aynı şey değildir. Asıl mesele, bağımsızlığı üreten kurumsal mimarinin yeterince güçlü olup olmadığıdır.
Yargı bağımsızlığı yalnızca mahkeme salonunda “talimat verilemez” hükmüyle kurulmaz. Hâkimin atanması, terfisi, disiplin süreci, görev yeri ve özlük güvencesi hangi mekanizmalarla belirleniyorsa, bağımsızlık da o mekanizmaların niteliği kadar güçlüdür. Bağımsızlık bir beyan değil; kurumsal bir tasarım meselesidir.
Bu çerçevede mesele üç ana düzlemde değerlendirilmelidir: anayasal normatif yapı, kurumsal mimari ve tarihsel-güncel uygulamalar.
I. Anayasal Çerçeve: Normatif Güvence
Anayasa, yargı yetkisinin bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılacağını hüküm altına alır. Mahkemelere emir ve talimat verilemeyeceği; yasama ve yürütmenin mahkeme kararlarına uymak zorunda olduğu açıkça düzenlenmiştir. Hâkimlik teminatı, azledilememe ve özlük güvenceleri ile desteklenmiştir.
Ancak, aynı anayasal sistem içinde, hâkim ve savcıların idari görevleri yönünden Adalet Bakanlığı ile ilişkisi düzenlenmiştir. Bu temas noktası teorik olarak idari alanla sınırlı kabul edilse de, kurumsal bağımsızlığın tartışma alanını oluşturur.
En kritik düzenleme ise Anayasa’nın 159. maddesidir. Bu madde Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nu anayasal bir organ olarak tanımlar ve hâkim-savcıların mesleğe kabulünden disiplinine kadar geniş bir yetki alanı tanır. Böylece yargı erkinin kurumsal kaderi, anayasal statüye sahip bir kurulun tasarrufuna bırakılmıştır.
Dolayısıyla, bağımsızlık yalnızca mahkeme kararına müdahale edilmemesiyle değil; yargı mensuplarının kariyerini belirleyen organın yapısıyla da ölçülür.
II. Kurumsal Mimari: 6087 ve 2802 Sayılı Kanun Çerçevesi
1. 6087 Sayılı Kanun ve HSK’nın Yetkileri
6087 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kurulu Kanunu, HSK’ya;
-
Mesleğe kabul,
-
Atama ve nakil,
-
Yükselme ve birinci sınıfa ayırma,
-
Disiplin cezası verme,
-
Görevden uzaklaştırma,
-
Meslekte kalmaya karar verme
gibi kapsamlı yetkiler tanımaktadır.
Kanun, Kurul’un görevlerini yerine getirirken bağımsız olduğunu ifade eder. Ancak, Kurul’un başkanının Adalet Bakanı olması ve kompozisyonunda yürütmenin etkili rol üstlenmesi, bağımsızlık tartışmasını yapısal bir zemine taşır.
Bağımsızlık yalnızca fiilî müdahalenin yokluğu değildir; müdahale ihtimaline kapalı bir kurumsal tasarım gerektirir.
2. 2802 Sayılı Kanun ve Disiplin Rejimi
2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu, disiplin sistemini ayrıntılı biçimde düzenlemektedir. Uyarma, kınama, aylıktan kesme, kademe ilerlemesini durdurma, yer değiştirme ve meslekten çıkarma gibi yaptırımlar, hâkim ve savcıların meslek hayatını doğrudan etkiler.
Disiplin sisteminin varlığı hukuk devleti için zorunludur. Ancak, disiplin kararlarının yargısal denetime açıklığı ve gerekçelendirme standardı, bağımsızlık ile hesap verebilirlik arasındaki dengeyi belirler.
HSK’nın anayasal bir organ olarak, hukuk devleti ilkesine uygun hareket etme yükümlülüğü burada somutlaşır.
III. HSK ve Yargı Kararlarının Bağlayıcılığı: Somut Bir Test
Hukuk devleti ilkesinin en somut ölçütü, yargı kararlarına uyma yükümlülüğüdür.
HSK’nın bilgi ve belge vermeyi reddeden işlemleri hakkında verilen üç ayrı iptal kararı bu bakımdan dikkat çekicidir:
-
Ankara 4. İdare Mahkemesi’nin 21.02.2022 tarihli, 2021/1131 E., 2022/364 K. sayılı kararı ile HSK’nın bilgi ve belge vermeyi reddeden işlemi iptal edilmiştir.
Bu karar, Ankara Bölge İdare Mahkemesi 12. İDD’nin 09.06.2022 tarihli, 2022/729 E., 2022/938 K. sayılı kararıyla kesinleşmiştir. -
HSK’nın benzer işlemi yeniden tesis etmesi üzerine, Ankara 25. İdare Mahkemesi’nin 28.02.2024 tarihli, 2023/1559 E., 2024/305 K. sayılı kararı ile işlem bir kez daha iptal edilmiştir.
Ankara Bölge İdare Mahkemesi 12. İDD, 06.11.2024 tarihli, 2024/1042 E., 2024/2185 K. sayılı kararıyla HSK’nın istinafını oybirliğiyle reddetmiştir.
-
Üçüncü kez benzer işlem tesis edilmesi üzerine, Ankara 16. İdare Mahkemesi’nin 23.10.2025 tarihli, 2025/624 E., 2025/1441 K. sayılı kararı ile işlem yeniden iptal edilmiştir. Mahkeme, tamamlanmış incelemelere ilişkin bilgi ve belgelerin –idarenin iç işleyişine dair olanlar hariç– ilgilisine verilmesi gerektiğini açıkça belirtmiştir. Dosya istinaf incelemesindedir.
Üç ayrı dosyada ve iki kez istinaf denetiminden geçerek kesinleşmiş kararlarla hukuka aykırılığı tespit edilen işlemlerin yeniden tesis edilmesi, hukuk devleti ilkesinin uygulamadaki görünümünü tartışmaya açmaktadır.
Anayasa’nın bağlayıcılığı, yalnızca norm metinlerinde değil; yargı kararlarının uygulanmasında anlam kazanır.
IV. Yargı Dernekleri ve Kurumsal Yoğunlaşma
Yargı içinde en büyük ve etkili mesleki örgütlenmenin Yargıda Birlik Derneği olduğu yönünde yaygın bir değerlendirme bulunmaktadır. İlk derece mahkemelerinden üst derecelere, HSK üyeliklerinden Adalet Bakanlığı bürokrasisine kadar dernek üyelerinin önemli görevlerde bulunduğuna dair güçlü bir algı mevcuttur.
Bir derneğe üyelik tek başına tarafsızlık ihlali anlamına gelmez. Ancak, yargı erkinin farklı katmanlarında temsil yoğunluğunun belirli bir mesleki yapılanmada toplanması, kurumsal çoğulculuk ve denge bakımından sorgulanabilir.
Yargı bağımsızlığı yalnızca yürütmeden bağımsızlık değildir; yargı içi güç yoğunlaşmalarına karşı da kurumsal denge üretmeyi gerektirir.
Tarafsızlık, yalnızca bireysel niyet değil; kurumsal yapı meselesidir.
V. Kumpas Davalarından Güncel Soruşturmalara
Balyoz ve Ergenekon süreçleri, sonrasında “kumpas davaları” olarak nitelendirilmiş; 15 Temmuz 2016 kalkışması sonrasında yargı içinde örgütsel yapılanmanın varlığı ortaya çıkmıştır. Binlerce hâkim ve savcının ihraç edilmesi ve yargılanması, kurumsal mimarinin geçmişte ciddi bir kırılma yaşadığını göstermiştir.
Güncel soruşturma ve davalar –örneğin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında yürütülen ve bir suç örgütüne de işaret eden soruşturma ve ceza davaları, laiklik bildirisi imzacılarına yönelik işlemler, sosyal medya paylaşımları nedeniyle açılan soruşturmalar ve ceza davaları, ceza alınsa bile ceza evinde kalınmayacağı halde verilen tutuklama kararları, sabahın erken saatlerinde ve polis marifetiyle yapılan, medya haberdarlığı eşliğindeki gözaltına almalar vs. – kamuoyunda siyasal etki tartışmalarını beraberinde getirmiştir.
Burada mesele dosyaların esası değil; şu sorudur:
Yargı kararları hukuki gerekçeleriyle mi, yoksa siyasal sonuçlarıyla mı tartışılmaktadır?
Eğer kamuoyunda ikinci algı güçleniyorsa, güven krizi doğar.
Sonuç: Bağımsızlık ve Güven
Türkiye’de yargı bağımsızlığı anayasal metin düzeyinde güçlüdür. Normatif çerçeve açıktır; talimat yasağı vardır; hâkimlik teminatı düzenlenmiştir; HSK anayasal statüye sahiptir.
Ancak, kurumsal mimari, tarihsel kırılmalar ve uygulamadaki örnekler birlikte değerlendirildiğinde şu sonuca varmak mümkündür:
Türkiye’de yargı bağımsızlığı normatif olarak vardır; fakat, kurumsal olarak kırılgandır.
Bağımsızlık, yalnızca yürütmenin doğrudan talimat vermemesi değildir.
Bağımsızlık;
-
HSK’nın yapısının denge üretmesi,
-
Disiplin ve terfi sisteminin şeffaf işlemesi,
-
Yargı kararlarının eksiksiz uygulanması,
-
Çoğulculuğun korunması,
-
Kritik dosyaların siyasal tartışmanın merkezine yerleşmemesi
ile anlam kazanır.
Üç ayrı iptal kararına rağmen benzer işlemlerin yeniden tesis edilmesi; kumpas davalarından 15 Temmuz tasfiyelerine uzanan kırılmalar; güncel dosyalar etrafında oluşan tartışmalar birlikte ele alındığında, bağımsızlığın kurumsal güven üretme kapasitesinin zayıf olduğu görülmektedir.
Bu nedenle soruya verilebilecek en dürüst cevap şudur:
Türkiye’de yargı bağımsızlığı anayasal bir ilkedir; ancak, kurumsal tasarım ve uygulama bakımından tam anlamıyla güven üretecek düzeyde kurumsallaşmış değildir.
Bağımsızlık beyanla değil, sistemle ölçülür. Güven ise ancak, istisnasız uygulamayla inşa edilir.
Bu nedenle Adalet Bakanları’nın sözlerine değil, uygulamalara bakmak gerekir.
