HALKWEBYazarlarTürkiye’de Medya Artık “Taraf” Değil, Cephe

Türkiye’de Medya Artık “Taraf” Değil, Cephe

Bab-ı Âli’den Suikastlara: Gazeteciliğin Onur Çağı ve İlk Kırılma

0:00 0:00

Türkiye’de medya krizini bugünden başlatmak entelektüel tembelliktir. Çünkü bugün yaşadığımız cepheleşmenin kökleri dünün gazetecilik kültüründedir. Bab-ı Âli yalnızca bir semt değildi; bir meslek ahlakıydı. Gazetecilik bir yatırım kalemi değil, kamusal iddiaydı. Bab-ı Âli geleneği kusursuz değildi. Sansür vardı. Baskı vardı. Ama gazeteci şahsiyetti. Kalem sahibiydi. Patronun ekonomik aparatından ibaret değildi. Gazete siyasal görüş taşırdı ama aynı zamanda entelektüel ağırlık taşırdı. Yazı polemik içerirdi ama kişisel sadakat üretmezdi. Cumhuriyet döneminde gazetecilik kamusal entelektüellik kazandı. Köşe yazarı yalnızca yorumcu değil, fikir üreticisiydi. Devleti eleştirmek mümkündü. Risk vardı ama meslek onuru da vardı.

Bu çizginin sembol isimlerinden biri: Uğur Mumcu. Mumcu gazeteciliği belgeye, araştırmaya ve karanlık ilişkilere dayanıyordu. Devlet içi yapılanmaları, silah kaçakçılığını, siyasal-finansal bağlantıları yazdı. 1993’te suikastla öldürüldü. Bir başka isim: Çetin Emeç. 1990’da silahlı saldırıyla hayatını kaybetti. Bu cinayetler yalnızca bireysel trajedi değildi. Gazeteciliğe verilmiş açık mesajdı: Derine inersen bedel ödersin. Birinci kırılma burada yaşandı. Fiziksel tehdit, meslek alanını daralttı. Ama asıl büyük dönüşüm daha sonra geldi.

Holdingleşme: Gazeteciliğin Ekonomik Bağımlılığa Girişi

1990’ların sonundan itibaren medya sahipliği yapısal biçimde değişti. Gazetecilik ideolojik sermaye olmaktan çıkıp ekonomik sermayenin bir parçasına dönüştü. Bugün ana akım blokta yer alan yapılar: Turkuvaz Medya Grubu, Demirören Holding, Ciner Yayın Holding. Bu yapılar yalnızca medya işletmez. Enerji, altyapı, maden ve kamu projelerinde yer alır. Şimdi temel soruyu soralım: Devletle milyarlarca liralık ekonomik ilişki içinde olan bir holdingin medya kolu, o devleti ne ölçüde sert biçimde denetleyebilir? Bu komplo değildir. Bu çıkar matematiğidir.

Hiç kimse editöre talimat vermek zorunda değildir. Kurumsal risk hesabı zaten sınırı çizer. Eğer bir holding kamu ihalesine giriyorsa, devlet bankası kredisi kullanıyorsa, regülasyon yetkisine bağımlıysa, editoryal risk alma kapasitesi doğal olarak daralır. Bu açık sansür değildir. Ekonomik oto-disiplindir. Ve ekonomik oto-disiplin, açık yasaktan daha etkilidir.

Kamu Yayıncılığı ve Güç Çarpanı

Bu tabloda özel bir konum vardır: TRT. Kamu yayıncılığı teorik olarak tarafsızlık ilkesine dayanır. Ancak ekran süresi ve çerçeve tercihleri üzerinden tarafsızlık algısı tartışmalı hale geldiğinde medya dengesi bozulur. Kamu yayıncılığı eşitliği temsil etmezse, özel medya dengesizliği daha da görünür olur.

Birinci evre: Bab-ı Âli → şahsiyet gazeteciliği.
İkinci evre: Suikast dönemi → fiziksel tehdit.
Üçüncü evre: Holdingleşme → ekonomik bağımlılık.

Gazeteci artık yalnızca kalem sahibi değil; kurumsal risk denklemine bağlı bir aktör. Gazetecilik onur mesleğinden çıkarak güç mimarisinin parçasına dönüştü. Ve bu dönüşüm, sonraki evreyi hazırladı: parti televizyonlaşması ve açık siyasal cepheleşme.

Saraçhane, ‘Fon’ Etkisi ve Trol Ekonomisi

Holdingleşme medya alanını ekonomik olarak daralttı. Bir sonraki evre bu daralmanın siyasal kristalizasyonuydu: parti televizyonlaşması. Parti televizyonu olmak için parti logosu taşımak gerekmez. Sistematik ekran süresi asimetrisi, gündem seçiminin tek yönlü kurulması ve eleştirel mesafenin kaybı yeterlidir. Bugün ana akım blokta yer alan Turkuvaz Medya Grubu, Demirören Holding, Ciner Yayın Holding iktidar perspektifini sistematik biçimde merkeze alan bir çerçeve üretmektedir. Bu yalnızca haber diliyle değil, konuk seçimiyle, başlık sıralamasıyla ve krizlerin sunum biçimiyle yapılır. İstikrar anlatısı tekrar edilir. Risk dili muhalefet üzerinden kurulur. Bu açık bir siyasal hizalanmadır. Fakat tabloyu tamamlamak için karşı cepheye de bakmak gerekir.

Şimdi karşı blok: Halk TV, Tele 1, Sözcü TV. Bu kanallar kendilerini denge unsuru olarak konumlandırır. Ancak denge ile karşı cephe arasındaki çizgi çoğu zaman incelmiştir. Sürekli kriz dili mobilizasyon üretir; fakat sürekli alarm hali toplumsal güven üretmez. Her gelişme rejim kırılması, her yargı süreci demokrasi eşiği, her ekonomik veri çöküş anlatısı haline geldiğinde seçmen bir süre sonra bağışıklık geliştirir. Mobilizasyon kısa vadeli kazançtır; güven uzun vadeli sermayedir.

Saraçhane süreci bu dönüşümün sembolik momentidir. Saraçhane yalnızca bir belediye merkezi değil, yayın merkezine dönüştü. Canlı yayın araçları, sürekli bağlantılar, sosyal medya senkronizasyonu… Televizyon ile meydan arasındaki mesafe ortadan kalktı. Bu mobilizasyon medyasıydı. Ekrem İmamoğlu etrafında oluşan medya konsolidasyonu kişisel siyasal markanın medya üzerinden inşa edildiği bir örnektir. İktidar medyasında sistematik eleştiri, muhalefet medyasında sistematik koruma… Bu çift yönlü yapı gazetecilik refleksini zayıflatır. Bir siyasetçi sürekli korunuyorsa denetim mekanizması işlemez. Bu kişisel değil, yapısal bir tespittir.

Gelelim “fon” meselesine. Saraçhane sürecinde iktidar medyasında belirgin bir söylem üretildi: dış bağlantı, fonlu medya, uluslararası destek. “Fon” kavramı teknik finansman tartışmasından çıkarılıp siyasal meşruiyet tartışmasına dönüştürüldü. Mesaj netti: Bu medya ve bu siyaset yerli değil. Bu çerçeve milliyetçi refleksi harekete geçirir. Ancak burada kritik ayrım şudur: Fon tartışması şeffaflık için mi yapılıyor, yoksa siyasal delegitimasyon için mi? Eğer amaç şeffaflıksa, bütün medya finansmanlarının aynı ölçüde açıklanması gerekir. Eğer yalnızca belirli aktörlere yöneltiliyorsa, o zaman bu söylem siyasal araçtır. Bu noktada mesele finansman değil, meşruiyet üretimidir.

Muhalefet cephesinde ise medya kalkanı güçlendi. Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçim sonrası yaşadığı dijital linç dalgası, 38. Kurultay sürecinde yoğunlaştı. Cumhuriyet Halk Partisi içindeki liderlik değişimi yalnızca parti içi rekabet değildi; aynı zamanda dijital mobilizasyon savaşıydı. Koordineli hesaplar, anonim ağlar, trend manipülasyonları… Trol ekonomisi yalnızca iktidara özgü değildir. Muhalefet içinde de organize dijital baskı mekanizmaları oluşmuştur. Kılıçdaroğlu’na yönelik eleştirilerin önemli kısmı siyasal analiz değil, karakter aşındırma diliydi. Bu yeni medya kültüründe fikir değil, viral etki belirleyici hale geldi.

Algoritma neyi ödüllendirir? Sert dili. Kişisel saldırıyı. Çatışmayı. Görünürlük = etkileşim. Etkileşim = reklam değeri. Böylece trolleşme yalnızca siyasal değil, ekonomik teşvikle büyür. Bu dijital alanın altyapısı ise yerli değildir: Google, Meta Platforms. Türkiye’de siyasal bloklar birbirleriyle mücadele ederken dijital reklam gelirinin büyük kısmı küresel platformlara gider. Siyasal mücadele yerli, ekonomik kazanç küreseldir. Bu çifte bağımlılık medyayı hem yerli sermayeye hem küresel algoritmaya bağımlı hale getirir.

Sonuçta tablo şudur: İktidar medyası istikrarı kurumsallaştırdı. Muhalefet medyası krizi kurumsallaştırdı. İki ayrı gerçeklik oluştu. İzleyici bilgi için değil, teyit için ekran açıyor. Medya kamusal alan değil; kamp alanı haline geliyor. Kamp alanında hakikat değil, sadakat belirleyici oluyor.

Seçim Medyası, Ortak Gerçeklik ve Yol Ayrımı

Seçim dönemleri medyanın gerçek karakterini açığa çıkarır. Normal zamanlarda örtülü olan hizalanmalar kampanya sürecinde görünür hale gelir. Seçim yalnızca sandık değildir; görünürlük yarışıdır. Görünürlüğü belirleyen medya mimarisidir. Eğer ekran süresi asimetrikse, eğer kriz dili ile istikrar dili iki ayrı evren yaratıyorsa, o seçim yalnızca siyasi rekabet değil, psikolojik ayrışma üretir.

İktidar medyası seçim dönemlerinde istikrar çerçevesini yoğunlaştırır. TRT kamu yayıncılığı eşitlik ilkesiyle yükümlüdür. Ekran süresi demokrasinin sessiz ölçüsüdür. Eğer siyasal bloklar arasında belirgin bir asimetri oluşuyorsa bu teknik değil siyasal bir meseledir. İktidar medyasında tipik anlatı nettir: ekonomik sorun küresel dalga, güvenlik politikası beka, muhalefet eleştirisi risk. Bu anlatı bağırmaz; tekrar eder. Tekrar ise algıyı kalıcılaştırır.

Muhalefet medyası ise kriz tonunu yükseltir. Halk TV, Tele 1, Sözcü TV ekonomik veriyi yönetememe, yargı sürecini rejim krizi, güvenlik politikasını otoriterleşme olarak çerçeveler. Bu mobilizasyon üretir. Ancak sürekli alarm hali seçmenin zihinsel dayanıklılığını aşındırır. Siyaset yalnızca öfke üzerinden sürdürülemez. Blok konsolidasyonu ile toplumsal çoğunluk inşası aynı şey değildir.

Bu noktada Ekrem İmamoğlu örneği yeniden önem kazanır. Medya mobilizasyonuyla büyüyen siyasal figürler güçlü kişisel marka üretir. Fakat kurumsal siyaset aynı hızda inşa edilmezse parti strateji yerine medya enerjisine bağımlı hale gelir. Medya rüzgârı yön değiştirirse siyasal ivme de düşer. Bu yalnızca bir aktöre dair değil; yapısal bir risk analizidir. Aynı şekilde Kemal Kılıçdaroğlu’nun 38. Kurultay sürecinde maruz kaldığı dijital linç, parti içi tartışmanın medya–trol eksenine kaymasının örneğidir. Cumhuriyet Halk Partisi içinde liderlik mücadelesi demokratik bir süreçtir; fakat dijital manipülasyonla şekillendiğinde siyasal kültür aşınır. Eleştiri başka şeydir, linç başka.

Dijital seçim çağındayız. Google ve Meta Platforms algoritmaları sakin analizleri değil yüksek etkileşimi ödüllendirir. Yüksek etkileşim ise öfke, korku ve çatışma üzerinden yükselir. Mikro-hedefleme sayesinde herkes farklı kampanya görür. Ortak tartışma zemini daralır. Seçmen hangi mesajın hangi veri üzerinden kendisine ulaştığını bilmez. Şeffaflık azalır, manipülasyon ihtimali artar.

Bugün Türkiye’de aynı seçim iki ayrı psikolojik evrende yaşanıyor. Bir evrende istikrar, diğerinde kriz. İzleyici artık “haber doğru mu?” diye sormuyor; “bu hangi taraftan?” diye soruyor. Bu demokrasi için kritik eşiktir. Çünkü demokrasi yalnızca sandık değildir; ortak bilgi zemini gerektirir. Ortak hakikat çökerse sandık mekanikleşir.

Eğer mevcut yapı devam ederse tablo net: iktidar medyası daha konsolide olur, muhalefet medyası daha sertleşir, dijital alan daha radikalleşir, trol ekonomisi kurumsallaşır. Sadakat artar, güven azalır. Sadakat siyaseti güçlendirebilir; ama demokrasiyi zayıflatır.

Bu noktada reform tartışması romantizm değildir; zorunluluktur. Medya–kamu ihalesi ayrımının netleşmesi, kamu reklamı ve resmî ilan dağılımının objektif kriterlere bağlanması, TRT’nin çoğulcu yapıya kavuşturulması, düzenleyici kurumların siyasal kota mantığından çıkarılması, sahiplik ve finansman şeffaflığı, dijital platformlara algoritmik görünürlük ve siyasi reklam açıklığı zorunluluğu, seçim döneminde ekran süresi eşitlik protokolü, gazetecilere editoryal bağımsızlık güvencesi ve dijital manipülasyon ağlarına karşı bağımsız izleme mekanizması… Bunlar teknik ayrıntı değil, demokratik altyapıdır.

Reform yapılmazsa sertleşme kolaydır. Sertleşme mobilizasyon üretir. Ama uzun vadede ortak zemini yok eder. Medya güç üretmeye devam edebilir; fakat denetim üretmezse sistem kendi yankı odalarında sıkışır.

Bab-ı Âli’den bugüne uzanan hat açıktır: şahsiyet gazeteciliğinden fiziksel tehdide, oradan ekonomik bağımlılığa, parti televizyonlaşmasına ve dijital radikalleşmeye geldik. Şimdi yol ayrımındayız. Medya ya kamp alanı olarak kalacak ya kamusal denetim alanına dönecek.

Kolay olan sertleşmektir.
Zor olan reformdur.
Ama kalıcı olan her zaman zor olandır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI