Türkiye’de işçi ölümleri genelde küçük bir haber olarak geçer. Gazetelerin üçüncü sayfasında yer alır, bazen bir paragraf bazen birkaç satırdır. “Şantiyede düşen işçi hayatını kaybetti.” Sonra hayat devam eder. Çünkü bu ölümler çoğu zaman sıradanlaşmıştır ve ancak büyük felaketler olduğunda ses getirir. Oysa iş kazalarının asıl gerçeği her gün yaşanan ve birkaç satırla geçiştirilen kazalardadır.
Sosyal Güvenlik Kurumu verilerine göre Türkiye’de her yıl yaklaşık 600 bin iş kazası meydana geliyor. Bu, günde ortalama 1500’den fazla kaza demek.
Ve her gün ortalama dört işçi hayatını kaybediyor.
Rakam küçük görünebilir. Ama gerçek şu ki bu ülkede neredeyse her gün bir işçi hayatını kaybediyor.
Üstelik bu rakamlar yalnızca kayıtlı kazalar. Tarımda, küçük işletmelerde ve kayıt dışı çalışmanın yaygın olduğu alanlarda birçok kaza istatistiklere bile girmiyor. Gerçek tablo muhtemelen bundan çok daha ağır.
Türkiye’de iş kazaları yeni bir sorun da değil. 2000’li yılların başında yıllık iş kazası sayısı 70–80 bin civarındaydı. Bugün bu sayı 600 binlere ulaşmış durumda. Elbette kayıt sisteminin gelişmesi bu artışın bir kısmını açıklıyor. Ama tek sebep bu değil.
Türkiye’de üretim büyüdü. Şehirler büyüdü. Şantiyeler büyüdü.
Ama iş güvenliği kültürü aynı hızda büyümedi.
Bugün Avrupa ülkeleriyle karşılaştırıldığında Türkiye’de iş kazası sonucu ölüm oranlarının daha yüksek olduğu sık sık dile getiriliyor. Yani mesele yalnızca üretim yapmak değil, üretirken insan hayatını koruyabilmek.
Kazaların en çok görüldüğü sektörlere bakınca tablo zaten ortaya çıkıyor. İnşaat, madencilik, metal sanayi, tarım ve taşımacılık.
Bugün şehirlerimizde yükselen binalara bakıyoruz. Ama o binaların arkasındaki hayatı pek konuşmuyoruz. Sabah çok erken saatlerde servise binen, gün boyu riskli işlerde çalışan binlerce insan var.
Türkiye’nin hafızasında bazı büyük acılar da var. Örneğin Soma’da yaşanan maden faciası. 301 işçi hayatını kaybetti. Ardından Ermenek’te bir başka maden kazası yaşandı. İstanbul’da Torun Center şantiyesinde bir asansör düştü ve işçiler hayatını kaybetti.
Bu olaylar büyük tartışmalar yarattı. Ama mesele sadece bu büyük felaketler değil. Büyük facia yaşanmadığı günlerde de kazalar oluyor. Ve çoğu zaman sessizce oluyor.
Çocuk işçiler de meselenin bir başka yüzü.
Okulda olması gereken çocuklar atölyelerde, sanayide, tarlalarda çalışıyor. Çoğu zaman yetişkinlerle aynı riskli koşullara maruz kalıyorlar. Ve her yıl bazı çocuklar da iş kazalarında hayatını kaybediyor.
Ben plastik cerrahım. İş kazalarını çoğu zaman gazetelerin üçüncü sayfasında değil, hastanede görüyorum.
Bazen poliklinikte.
Bazen acilde.
Bazen ameliyathanede.
Kopmuş bir parmakla gelen genç bir işçi.
Ezilmiş bir el.
Yüksekten düşme sonrası ağır yüz travması yaşayan biri.
Bazıları hayatta kalıyor. Ama hayatları eskisi gibi olmuyor.
Çünkü iş kazaları sadece ölüm demek değildir. Aynı zamanda sakatlık demektir. Uzuv kaybı demektir. Bir insanın çalışamaz hale gelmesi demektir.
Ve çoğu zaman bunun bedelini sadece işçi ödemez.
Bir aile öder.
Bir ev öder.
Bir çocuğun geleceği öder.
Türkiye’de iş kazaları yalnızca bireysel hatalarla açıklanabilecek bir mesele değil. Denetim eksikliği var. Taşeron çalışma düzeni var. Uzun çalışma saatleri var. Ve çoğu zaman işçinin itiraz edecek gücü yok.
Çünkü işini kaybetmekten korkuyor.
Bir ülkenin kalkınması yalnızca yaptığı yollarla, köprülerle ya da binalarla ölçülmez. O yolları yapan insanların ne kadar güvende olduğu ile de ölçülür.
Türkiye’de her gün ortalama dört işçi hayatını kaybediyor.
Ama mesele yalnızca ölüm değil.
Çünkü iş kazaları çoğu zaman bir insanın hayatını ortasından böler.
Eğer bir ölüm ya da bir sakatlık önceden görülebiliyor ve önlenebiliyorsa, buna gerçekten kaza demek ne kadar doğru?
Bir ülkede işçinin hayatı ucuzsa, hiçbir kalkınma hikayesi gerçekten başarı diye anlatılamaz.
