Türkiye’de riskli olan karar almak değildir.
Riskli olan, alınan kararın adını koymaktır.
Bu ülkede hatalar yapılır, uygulanır, savunulur.
Ama biri çıkıp “burada bir problem var” dediğinde, tartışma bir anda yön değiştirir.
Artık mesele kararın kendisi değil, o cümleyi kimin kurduğudur.
Çünkü Türkiye’de asıl sorun neyin yaşandığı değil,
neyin görünür kılındığıdır.
Bir gazeteci bir durumu kayıt altına alır, “niyeti” sorgulanır.
Bir akademisyen itiraz eder, “konumu” tartışılır.
Bir siyasetçi açık konuşur, “uyumsuz” ilan edilir.
Bir memur mevzuatı hatırlatır, “sorun çıkaran” olur.
Sessizlik ise her zaman güvenlidir.
Akışı bozmadığı sürece kabul görür.
Yakın geçmişe bakın.
Herkesin bildiği, belgelerde yer alan, sonradan parça parça doğrulanan bir tabloyu erken dile getiren bir isim vardı.
Söyledikleri zamanla teyit edildi.
Ama o gün tartışılan tablo değil, o kişinin neden konuştuğu oldu.
Bugün hâlâ aynı uygulamalar sürüyor.
Bedel ise söz alanın üzerinde kaldı.
Çünkü bu düzende sorunlar tolere edilir,
ama sorunlara işaret edilmez.
İtiraz zincirleme etki yaratır.
Bir cümle başka bir cümleyi çağırır.
O da hesap sormayı.
İşte tam da bu yüzden rahatsız edicidir.
Bu düzen uyumu över.
İdare etmeyi akıl sayar.
“Zamanı değil” cümlesini bir yönetim aracına dönüştürür.
Konuşmayanlar “makul”,
konuşanlar “fazla” bulunur.
Ama artık şu gerçeği yüksek sesle söylemenin zamanı gelmiştir:
Bir ülkeyi asıl istikrarsızlaştıran itiraz değil,
itirazın sistematik olarak bastırılmasıdır.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey,
“idare edelim” siyaseti değil,
hesap soran, şeffaf, cesur bir siyasal hat kurmaktır.
Demokrasi, sadece sandık günü hatırlanan bir kavram değildir.
Demokrasi; yanlış yapıldığında dur diyebilenlerin korunmasıyla mümkündür.
Gerçeği dile getirenlerin yalnız bırakılmadığı bir düzenle mümkündür.
Buradan açıkça çağrı yapıyorum:
Siyaset, suskunluğu değil cesareti örgütlemek zorundadır.
Muhalefet, uyumu değil hakikati savunmak zorundadır.
Toplum, “fazla konuşanlar”a değil,
hiç konuşmayanların kimleri koruduğuna bakmak zorundadır.
Çünkü bu ülkenin ihtiyacı,
yeni dengeler değil,
adil bir yüzleşmedir.
Bir ülkede gerçeği dile getirmenin maliyeti,
hatalı kararların maliyetinden yüksekse
orada adalet yoktur;
yalnızca korku ile ayakta tutulan bir düzen vardır.
O düzen değişir.
Çünkü bastırılan her itiraz,
bir gün örgütlü bir sese dönüşür.
Ve o gün geldiğinde,
kimlerin susarak ayakta kaldığı değil,
kimlerin bedel ödemeyi göze alarak konuştuğu
bu ülkenin geleceğini belirler.
