HALKWEBYazarlarTarihsel Süreçte 'Devlet'in Oluşumu

Tarihsel Süreçte ‘Devlet’in Oluşumu

Devletlerin ortaya çıkışı, burjuvazinin Ekonomik gücünü siyasal bir iktidara dönüştürme sürecinin sonucuydu.

0:00 0:00

Devlet, tarihsel ve bilimsel verilerle bir sınıf örgütüdür. Devlet, toplumdaki üretim ilişkilerinin üzerinde yükselen, mülkiyet düzenini koruyan ve Egemen sınıfın çıkarlarını kurumsallaştıran bir aygıttır. Görünürde Teknokrat, Bürokrat, Savunma, Yasama ve Yürütme gibi Anayasal kurumlarla tanımlansada, bu kurumların tamamı Eğemen bir sınıfın çıkarlarını sürdürmek üzere örgütlenmiştir. Bu nedenle Devlet, nötr bir yapı değil, sınıf çıkarının kurumsal ifadesidir. Devletin görünür yüzü Anayasal kurumlarla tanımlansada, görünmeyen yüzü, ikili antlaşmalar, istihbarat örgütleri ve uluslararası sermaye ilişkileri üzerinden belirlenir. Her Devletin diplomatik, iktisadi ve siyasi ilişkilerini belirleyen temel yapı, ikili antlaşmalarla oluşur. Bu antlaşmalar, Devletin ulusal ve uluslararası yönelimlerini belirleyen görünmez bir mekanizmadır. Mekanizmanın gerçek yürütücüsü ise, Devletlerin istihbarat örgütleridir. Çünkü istihbarat, Devletin hem hafızası hemde gerçek karar alma merkezleridir. Yapılan uluslararası sözleşmeler, istihbarat tarafından Teknokrat, Bürokrat, Savunma mekanizmasına, Yasama ve Yürütmeye brifing olarak verilir. Böylece Devletin tüm kurumsal yapıları, görünürde Anayasal yetkilerle donatılmış olsalarda, gerçeği istihbaratın belirlediği çerçevede hareket ederler. Bu nedenle Devletin kurumsal yapıları, Anayasal oluşumlardan güç alırken, aynı zamanda her Devletin gizli bir yasası vardır ve bu yasa, Devleti yöneten egemen sınıf tarafından belirlenir.

Modern Devletin tarihsel kökeni, feodalizmin çözülüşü ve Kapitalist üretim ilişkilerinin yükselişiyle birlikte şekillendi. 17. ve 18. yüzyıllarda Ulus-Devletlerin ortaya çıkışı, burjuvazinin Ekonomik gücünü siyasal bir iktidara dönüştürme sürecinin sonucuydu. Devlet, Kapitalist üretim ilişkilerinin güvence altına alınması için zorunlu bir aygıt haline geldi. Bu nedenle modern Devlet, mülkiyetin korunmasını, sermaye birikiminin güvence altına alınmasını, İşçi Sınıfını ve Yoksul Emekçi Halkları denetim altında tutulmasını ve uluslararası sermaye ilişkilerinin sürdürülmesini temel görev olarak üstlendi. Kapitalizmin dünya sistemi haline gelmesiyle birlikte Devletler, Emperyalist ilişkiler ağının yerel uzantıları olarak işlev görmeye başladı. 20. yüzyılın başından itibaren Kapitalizm, ulusal sınırları aşarak Emperyalist bir dünya sistemi kurdu. Bu sistemde Devletler, uluslararası sermayenin çıkarlarına göre yeniden yapılandırıldı. Sermayenin uluslararasılaşması, Finans-Kapitalin Dünya ölçeğinde egemenliği, çok uluslu şirketlerin Devlet politikalarını belirlemesi, IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların ulusal Ekonomilere yön vermesi ve istihbarat örgütlerinin küresel koordinasyon mekanizması haline gelmesi, Devletlerin Ekonomik ve Siyasal bağımsızlığını büyük ölçüde ortadan kaldırdı.

Türkiye Cumhuriyeti‘de bu tarihsel bağlam içinde şekillendi. 1923–1950 dönemi, Devlet Kapitalizminin ve bürokratik burjuvazinin oluştuğu dönemdir. Bu dönemde Devlet, ulusal bir burjuvazi yaratmak için Ekonomik alanı doğrudan kontrol etti. Ancak bu ulusal burjuvazi, kendi sermaye birikimini yaratacak güçte değildi, dış sermayeye bağımlı bir yapı olarak doğdu. 1950–1980 dönemi, Türkiye’nin Emperyalist sisteme tam entegrasyon sürecidir. NATO üyeliği, ABD ile yapılan ikili antlaşmalar, Marshall yardımları ve çok partili siyasal düzen, Türkiye’nin Ekonomik ve Siyasal yönelimini belirledi. Bu dönemde Devletin sınıf karakteri, dışa bağımlı bir sermaye birikim modeliyle birleşti. 1980 Cuntasıyla Türkiye’nin neoliberal dönüşümünün başlangıcı oldu. 1980–2001 dönemi, Finans-Kapitalin Türkiye’deki egemenliğinin kurumsallaştığı dönemdir. Özelleştirmeler, sendikasızlaştırma, Serbest finans ve dış borçlanma, Türkiye’yi uluslararası sermayenin tam kontrolüne açtı. 2001 krizi sonrası dönem ise Türkiye’nin Ekonomik bağımlılığının en derinleştiği dönemdir. Bankacılık sistemi tamamen uluslararası finans kuruluşlarının denetimine girdi, sigorta sektörü Küresel tekellerin taşeronu haline geldi, Devletin Ekonomik politikaları IMF reçeteleriyle belirlendi.

Türkiye’de bankacılık sistemi, kuruluşundan itibaren uluslararası sermayenin yönlendirdiği bir yapıya sahiptir. Bankaların büyük bir bölümü yabancı sermaye ortaklıklarıyla kurulmuş veya zaman içinde yabancı sermayeye devredilmiş. Kredi mekanizmaları, üretim Ekonomisini değil, tüketim Ekonomisini besleyecek şekilde yapılandırılmıştır. Devlet, bankacılık sektörünü düzenleyen yasaları uluslararası finans kuruluşlarının talepleri doğrultusunda şekillendirmiş. Bu nedenle bankalar halkın değil, sermayenin çıkarlarını korur, kredi politikaları üretimi değil, borçlanmayı teşvik eder, Ekonomik krizler uluslararası sermaye hareketlerine bağlı olarak ortaya çıkar, Devletin Ekonomik politikaları ulusal değil, küresel çıkarlar doğrultusunda belirlenir. Sigorta sektörüde benzer bir çarpıklıkla gelişmiştir. Sigorta sistemi, halkın güvenlik ihtiyacını karşılayan bir mekanizma olmaktan çıkarılıp, uluslararası sermayenin kar alanı haline getirilmiştir. Ulusal sigorta şirketleri, küresel şirketlerin taşeronu haline gelmiş, sigorta fonları üretime değil, uluslararası finans piyasalarına yönlendirilmiştir, sigorta primleri halkın ekonomik gücünü aşan seviyelere çıkarılmıştır.

Bu çarpık Ekonomik yapı, Devletin siyasal ve kurumsal işleyişiyle birleştiğinde, Devlet-Sermaye, İstihbarat üçgeni ortaya çıkar. Devlet, sermayenin çıkarlarını korur, sermaye, Devletin Ekonomik yönelimlerini belirler, İstihbarat ise bu ilişkinin görünmeyen koordinatörü olarak hem içte hem dışta devletin yönünü tayin eder. Bu üçgenin dışında kalan hiçbir toplumsal kesim, Devletin karar alma süreçlerine gerçek anlamda dahil olamaz. Türkiye’de bu gizli Anayasanın somut karşılığı, “Kırmızı Kitap” olarak bilinen Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi’dir. Bu belge, Devletin iç ve dış tehdit analizlerini, güvenlik stratejilerini ve Devletin gerçek işleyişini belirler. Kırmızı Kitap’a göre Devlet mekanizmasında kimlerin yer alacağı, kimlere görev verilmeyeceği kesin kurallarla belirlenmiştir. Bu nedenle Türkiye’de bir Kızılbaş-Alevi vali yoktur, bir Kızılbaş-Alevi Kurmay subay yoktur, üst düzey Devlet görevleri, İstihbaratın onayı olmadan kimseye verilmez. Bu durum, Devletin Sınıfsal olduğu kadar mezhepsel ve kimliksel bir dışlama mekanizması olduğunuda gösterir.

Türkiye’de sınıf çelişkilerinin gelecekte derinleşmesi, tek bir nedene değil, birbirini besleyen çok katmanlı yapısal dinamiklere vardır. Üretim Ekonomisinden kopuş ve finansallaşma, gelir dağılımındaki tarihsel bozulma, güvencesiz emekçi sınıfının büyümesi, Devletin güvenlikçi yapıya kayması, kimliksel bölünmelerin sınıfsal gerçekliği örtmesi ve Emperyalist bağımlılık, sınıf çelişkilerini keskinleştiren temel faktörlerdir. Türkiye Ekonomisi giderek üretimden uzaklaşıp finansal rant, inşaat, borçlanma ve tüketim eksenine kaymıştır. Bu model, üretici sınıfları zayıflatır, Emekçilerin gelir payını düşürür, sermayeyi finansal kazançlara bağımlı hale getirir ve Ekonomiyi kırılganlaştırır. Gelir dağılımı sürekli kötüleşmiş, en zengin yüzde birin serveti artarken geniş Emekçi Halk kesimlerin reel geliri düşmüştür. Güvencesiz, esnek, düşük ücretli, sendikasız çalışan geniş bir İşçi sınıfı oluşmuştur. Devletin otoriterleşmesi, sınıf çelişkilerini bastırmak için güvenlik aygıtlarını güçlendirmesi, toplumsal taleplerin siyasal kanallardan ifade edilmesini zorlaştırır. Kimlik, mezhep ve kültürel ayrımlar sınıfsal çelişkilerin üzerini örten bir perde gibi kullanılır. Türkiye ekonomisinin dış sermaye girişlerine bağımlılığı, küresel finans akımlarındaki en küçük dalgalanma işsizliği artırmasına, enflasyonu yükseltmesine ve yoksulluğu derinleştirmesine yol açmıştır.

Ekonomik bağımlılık ve finansallaşma, sınıf ilişkilerini kökten dönüştüren bir süreçtir. Finansallaşma, klasik sanayi burjuvazisinin yerini finansal ranttan beslenen komprador bir sermaye sınıfına bırakmıştır. Bu sınıf üretimle değil, borçlanma ve rantla zenginleşir. Uluslararası sermayeyle organik bağ kurar ve Devlet politikalarını ona göre belirler. Orta sınıfın Ekonomik güvencesi yok olur, kredi borçları, konut balonları, tüketim baskısı ve güvencesizleşme, orta sınıfı aşağı doğru iter. Yoksul emekçi sınıfın reel ücretleri düşer, sendikalar zayıflar, iş güvencesi azalır, emek sömürüsü artar. Finansallaşma, halkı borçlandırarak kontrol eden bir mekanizma yaratır, borçlanan kitleler sessizleşir, taleplerini geri çeker, sisteme bağımlı hale gelir. Devlet, bütçe açıklarını kapatmak için sürekli borçlanı, borçlanma Devleti uluslararası finansın denetimine sokar, Ekonomik politikaları bağımlı hale getirir, sosyal harcamaları kısar ve Emekçi Halk Sınıfları dahada yoksullaştırır. Finansallaşmış Ekonomilerde krizler zenginleri daha zengin, yoksulları daha yoksul yapar, orta sınıfı çözer, Emekçi Halk Sınıfları güvencesizleştirir. Bu nedenle finansallaşma, sınıf ilişkilerini yalnızca bozmamakla kalmaz, sınıfların kendi aralarındaki çatışma potansiyelini büyütür.

Türkiye’nin bugünkü sınıfsal yönelimi, tarihsel süreçlerin doğal bir devamıdır. Türkiye’de egemen sınıf, uluslararası sermayeyle bütünleşmiş bir komprador burjuvazidir. Bu sınıf, üretim Ekonomisini değil, finansal rantı, inşaat sermayesini, dış borçlanmayı ve tüketim Ekonomisini esas alan birikim modelini sürdürmektedir. Devletin Ekonomik politikaları, ulusal kalkınmayı değil, Küresel sermayenin Türkiye’deki kar oranlarını korumayı hedeflemektedir. Bankacılık ve sigorta sektörleri bu bağımlılığın finansal omurgasını oluştururken, istihbarat örgütleri bu yapının görünmeyen koordinatörüdür. Türkiye’nin sınıfsal yönelimi, üretimden kopuk, dışa bağımlı, finansallaşmış ve Emperyalist sisteme eklemlenmiş bir yapıyı ifade eder. Bu nedenle Türkiye’de sınıf çelişkileri derinleşmekte, gelir dağılımı bozulmakta, toplumsal eşitsizlik artmakta ve Devletin otoriterleşme eğilimi güçlenmektedir. Devlet-Sermaye ve İstihbarat üçgeni, Türkiye’nin gelecekteki yöneliminide belirlemeye devam edecektir. Bu yönelim, uluslararası sermayeye bağımlılığın sürmesi, finansal kırılganlıkların artması, toplumsal muhalefetin baskılanması ve Devletin güvenlikçi politikalarla yeniden yapılandırılması şeklinde ilerlemektedir. Türkiye’nin sınıfsal yönelimi, emperyalist sistemin yerel bir uzantısı olarak kalmaya devam eden bir Devlet yapısının doğal sonucudur.

Siyasi Partiler Kanunu, partilerin kendi tabanlarını denetleme görevi ve seçileceklerin yasamada görev alacak vekillerini, Devletin oluşan resmi ideolojisi, Anayasal söylemle ifade edilsede, Esas olarak Kırmızı Kitap‘ın öngörülerine göre şekillendirerek dizayn eder. Partilerin Taban ile Tavanı bu perspektivle ayrışır. Sınıf İktidarı Devletin adına yola çıkan siyasi partilerin kendi Bürokrasisi, Teknokrasisi ve Yasamada söz sahibi, parti meclisleri, parti yürütme organları ile, seçilmişler arasındada taban ve tavan belirlenir. Dolayısıyla, Devletin illegal yanını dışa vuran, Tabana bilgi veren Aydın, Demokrat, İlerici, Devrimci ve Kızılbaş-Alevilerin gerçek bilgileri tabana yansıtmamaları için, Suç ve Ceza yasasıyla göz dağı verilerek kazanmış konforlarının ellerinde alınması korkusu büyütülür. Dolayısıyla bölgelerinden destek alan kişiler, artık asli kimliklerine göre değil, Resmi ideolojinin Devşirilmiş kimliğine göre şekillenirler. Onun içindirki hiç kimse İllegal Devlet yapılanmasından laf etmez ve daha çok itibar kazanması için, Devletin zorlu ve engelli alanlarında zaman zaman gösterişler yaparlar.

Mesela Devleti yöneten Sınıfın Resmi ideolojisini savunan bir Devrimci-Sosyalist, Aydın, Demokrat, İlerici bir seçilmiş kişi, seçildiği kimlikle değil, Devşirildiği kimliğiyle, oy aldığı yığınların gazını almak için, zaman zaman onların taleplerinden bahseder. Bu konudaki söylemleri gerçeği ifade etmez. Mesela Vali ve Kurmay olmayan bir Kızılbaş-Alevi, Kırmızı Kitap’a göre yasak ise, Böyle bir kişi Devletin birinci kademesinde görev aldığında Vali ve Generallere, Kuvvet Komutanlarına nasıl Emir-Komuta edecek ve Milli Güvenlik Kurulunda Başbakan veya Cumhurbaşkanı olarak, Yardımcılarına, Adalet, Milli Savunma, İçişleri ve Dışişleri bakanları ile Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlarını nasıl yönetecek? Oysa böyle makamlara aday olanlar, Önce kendi Asli Kimliklerinden netlik sağlamalılar. Aksi halde, onlara gerçek kimliklerinden dolayı destek sunan yığınları siyaset alanında, Eğemen sınıf olan Devlete ve onun resmi ideolojisine pazarlamış olacaklardır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI