Biz bugün Tahran’a bakarken aslında bir kentin sokaklarını değil, devasa bir coğrafyanın hafızasını ve o hafızanın bugünkü yansımalarını okumaya çalışıyoruz. Çünkü İran, yalnızca Pers kültürünün egemen olduğu tek katmanlı bir coğrafya değildir. Bu topraklarda Türkler, yüzyıllar boyunca siyasal iktidarın, devlet geleneğinin ve merkezî otoritenin kurucu unsurlarından biri olmuştur. Tahran’ın yükselişi ve başkent oluşu, bu tarihsel sürekliliğin somut bir sonucudur.
Rey’den Tahran’a: Tarihin Gölgesinden Başkente
Tahran’ı anlamak için Rey’i bilmek gerekir. Antik çağlardan Selçuklu dönemine kadar bölgenin kalbi olan Rey; 13. yüzyıldaki Moğol istilalarıyla dağılınca, kuzeydeki küçük yerleşim Tahran öne çıkmıştır. 1796’da Kaçar Hanedanı’nın kurucusu Ağa Muhammed Han Kaçar’ın burayı başkent yapması, yalnızca bir tercih değil; merkezî otoriteyi yeniden kurma amacını taşıyan bir devlet mühendisliğidir. Türk askeri dehası ile Fars bürokrasi geleneğinin bir “denge politikası” içinde harmanlandığı Kaçar dönemi, Tahran’ı modern bir metropol haline getirmiştir.
Ancak 1925 sonrası Pehlevi dönemiyle başlayan katı merkeziyetçi ve Pers milliyetçiliğini merkeze alan idari anlayış, İran’ın bu çok katmanlı sosyolojisini görmezden gelmiş, tarihsel dengeleri sarsmıştır. İşte bugün, Ocak 2026’nın o puslu kışında bu tarihsel kırılma, en sert sınavlarından birini vermektedir.
2026: Sokaktaki Rasyonel İtiraz ve “Güney” Rüzgârı
15-16 milyonluk nüfusuyla Tahran, bugün İran’ın sosyolojik bir özetidir. Sokaklarda yükselen itiraz; etnik kimlikler üzerinden değil, hayat pahalılığı, adaletsizlik ve çöken enerji ekonomisi üzerinden şekilleniyor. Dünyanın dev rezervlerine sahip olan İran’ın 2026 başında kendi sanayisine yetememesi ve 20’den fazla bölgede çarkların durması, sokağın sabrını taşıran son damla oldu.
Bu rasyonel itirazın üzerinde gezinen gölgeler ise oldukça karmaşık. Sürgündeki Rıza Pehlevi’nin çağrısı Tahran’da yankı bulurken, ülkenin Türk damarı —yani Tebriz, Erdebil, Urmiye gibi kadim şehirler— bu çağrıya tarihsel bir mesafeyle bakıyor. Pehlevi ismi, bu toprakların kurucu unsuru olan Türkler için ortak devlet aklının yıkılıp, yerine dışlayıcı bir merkeziyetçiliğin ikame edildiği bir dönemi temsil ediyor. Tebriz’den yükselen ses, monarşi hayallerine eklemlenmek yerine, kendi demokratik ve milli haklarını önceleyen bir “üçüncü yol” arıyor.
Bakü ve Sınır Ötesi Riskler: PJAK Faktörü
Bu denklemde Bakü, Tahran için bir “varoluşsal ayna” niteliğindeyken, batı sınırlarında durum sert bir güvenlik ikilemine evriliyor. Azerbaycan’ın Karabağ zaferi sonrası kazandığı özgüven ve Zengezur Koridoru ısrarı bölgeyi hareketlendirirken; batıda terör örgütü PKK’nın İran kolu olan PJAK, kaostan alan açma peşinde koşuyor.
PJAK’ın varlığı, Tahran rejimi için protestoları “dış destekli bölücü faaliyet” olarak damgalamak adına bir araç olsa da Türkiye için durum çok daha ciddidir. Sınırın hemen ötesindeki otorite boşluğunun terör örgütlerince doldurulması, Ankara için kabul edilemez bir kırmızı çizgidir. Türkiye, komşusundaki süreci anlasa da bunun bir “terör koridoruna” dönüşmesine asla müsamaha göstermeyecek bir devlet aklına sahiptir.
“Bize Özgürlük mü Getirecekler?”
İran halkı, rejimle olan kavgasını dışarıya ihale etmeyecek kadar güçlü bir devlet bilincine sahip. Sokaktaki bir kadının haykırışı bu durumu özetliyor: “Irak’a, Afganistan’a neler yaptıklarını görmediniz mi? ABD ve İsrail’in buraya gelip bize özgürlük mü getireceğini sanıyorsunuz? Daha dün bize füze fırlatanlar, şimdi avuç avuç dolar mı verecek?” Bu haykırış, bu toprakların dış müdahaleye karşı olan o kadim savunma refleksinin kanıtıdır. İran, bir Yugoslavya değildir; çünkü güçlü merkezi devlet geleneği sayesinde yıkılan hanedanların altından her zaman yeni bir yol çıkarmayı başarmış dirençli bir toplumdur.
Son Söz: Halkın Duygusu, Devletin Aklı
2026 yılı, Türkiye için sadece bir gözlem yılı olamaz. Temmuz’da dolacak doğalgaz anlaşmalarından sınır güvenliğine ve Riyal’in kaybıyla felç olan Van-Tebriz hattındaki ticarete kadar her mesele soframızda. Ankara ve Bakü; halkların tarihsel ve kültürel duygudaşlığı ile devletlerin ulusal çıkar ve rasyonel perspektifini harmanlayan, temkinli bir siyaset izlemek zorundadır.
Netice itibarıyla; Tahran’ın aynası bugün dumanlıdır. Bu dumanın arkasında ya kendi içindeki tüm katmanları kucaklayan yeni bir İran doğacak ya da bin yıllık devlet geleneği, bu sarsıntıyı da atlatıp yoluna devam edecektir. Kesin olan şudur ki; İran artık sadece “Pers” kurgusuyla yönetilemeyecek kadar çok dilli, çok kimlikli ve kurucu unsurlarının sesine muhtaç bir geleceğin eşiğindedir.
