HALKWEBYazarlarSuriye’de Zulmün Adı Değişmiyor: Mezhepçilik, Cihatçılık ve Emperyalizmin Ortak Suçu

Suriye’de Zulmün Adı Değişmiyor: Mezhepçilik, Cihatçılık ve Emperyalizmin Ortak Suçu

Biz bu düzene razı değiliz. Alevilere yapılan zulmü reddettiğimiz gibi; Kürtlere, Dürzilere, Türkmenlere, Hristiyanlara ve tüm sivillere yönelen şiddeti de aynı kararlılıkla reddediyoruz.

0:00 0:00

Suriye’de yaşananlar artık sadece bir “iç savaş” başlığıyla geçiştirilemez. Orada tanıklık ettiğimiz süreç; devletlerin, örgütlerin ve küresel güçlerin eliyle sürdürülen çok katmanlı bir insanlık suçudur. Bugün Suriye’de kan akıyorsa, bu kan yalnızca cephelerde dökülmüyor; Alevilerin, Kürtlerin, Dürzilerin, Türkmenlerin, Hristiyanların, Ezidilerin ve en önemlisi kadınlarla çocukların hayatlarından akıyor.

Son günlerde özellikle belirli bölgelerde Alevilere yönelik artan baskılar, saldırılar ve zorla yerinden etme politikaları, bu karanlık tablonun en somut parçalarıdır. Ancak altını çizmek gerekir: Suriye’de zulüm tek bir halka yönelmiş değildir; aksine kimlik ayrımı gözetmeksizin, fakat kimlik farklılıkları derinleştirilerek uygulanmaktadır.

Bu noktada özellikle Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız. HTŞ; adını, söylemini ve vitrinini ne kadar değiştirmeye çalışırsa çalışsın; özünde cihatçı, mezhepçi ve sivil düşmanı bir örgüttür. Kontrol ettiği alanlarda Aleviler başta olmak üzere farklı inanç gruplarına, kadınlara ve muhalif sivillere yönelik sistematik uygulamaları ortadadır. HTŞ’nin “yerel yönetim”, “istikrar” ya da “ılımlılaşma” iddiaları, sahadaki kanlı pratikle asla örtüşmemektedir.

HTŞ’nin hâkim olduğu yerde:

İnanç özgürlüğünden söz edilemez.

Kadınların yaşam hakkı güvence altında değildir.

Farklı kimlikler peşinen “potansiyel suçlu” ilan edilir.

Bu tablo, IŞİD’in bıraktığı mirasın başka bir isim altında sürdürülmesinden ibarettir. Ne yazık ki bu örgütler yalnızca kendi ideolojilerinin ürünü değil; emperyalist güçlerin yarattığı otorite boşluklarının, vekâlet savaşlarının ve bilinçli bir görmezden gelme politikasının sonucudur.

ABD başta olmak üzere emperyal güç odakları, Suriye’yi yıllardır bir satranç tahtası gibi kullanmaktadır. Bir dönem “ılımlı muhalif” diye pazarlanan yapılar bugün sivillere açıkça zulmederken, aynı merkezlerden kayda değer bir itiraz yükselmemektedir. Çünkü mesele hiçbir zaman demokrasi olmamıştır; asıl mesele her zaman çıkar, nüfuz, enerji hatları ve askeri dengelerdir.

Uluslararası toplum ise bu zulüm karşısında büyük ölçüde sessizliğini korumaktadır. Birleşmiş Milletler rapor yazıp kınama yayımlasa da sahada değişen bir şey olmuyor; Cenevre Sözleşmeleri ise yalnızca güçlülerin işine geldiğinde hatırlanıyor.

Eğer Suriye’de:

Bir Alevi mezhebinden dolayı hedef alınıyorsa,

Bir Kürt kimliğinden dolayı “toplu tehdit” sayılıyorsa,

Bir Dürzi ya da Hristiyan topraklarından sürülüyorsa,

Bir Türkmen ya da Arap sivil bombaların altında kalıyorsa; Ortada bir savaş değil, çok yönlü bir “sivil imha düzeni” var demektir.

Bu noktada unutulmamalıdır ki; Ortadoğu’da sınırlar halkların iradesiyle değil, emperyal pazarlıklarla çizilmiştir. Bugün halklar arasına düşmanlık tohumları ekilmesine karşı durmak, tarihsel bir sorumluluktur. Kürtleri, Türkmenleri, Arapları ve Alevileri birbirine düşman gibi göstermek; emperyalizmin en eski ve en kirli yöntemidir.

Ülkemizde de bu zehirli dil zaman zaman yeniden üretilmektedir. Suriye’yi yalnızca silahlı gruplardan ibaret gören, sivilleri yok sayan ve “orada herkes terörist” kolaycılığına sığınan yaklaşım, savaş suçlarını sıradanlaştırmaktadır. Bu dışlayıcı dil halkların değil, ancak HTŞ gibi yapıların karanlığına hizmet eder.

Şunu açıkça söylemek zorundayız: Hiçbir güvenlik gerekçesi, hiçbir mezhep söylemi ve hiçbir jeopolitik hesap; bir çocuğun öldürülmesini, bir kadının şiddete uğramasını veya bir halkın yerinden edilmesini meşrulaştıramaz. Savaş; kadın bedenini ganimet, çocukları istatistik, yoksulluğu ise kader gibi sunan bir barbarlıktır. HTŞ’nin uygulamaları da, emperyalist güçlerin suskunluğu da bu barbarlığın farklı yüzleridir.

Biz bu düzene razı değiliz. Alevilere yapılan zulmü reddettiğimiz gibi; Kürtlere, Dürzilere, Türkmenlere, Hristiyanlara ve tüm sivillere yönelen şiddeti de aynı kararlılıkla reddediyoruz. Barış, güçlülerin bir lütfu değil; halkların en doğal hakkıdır.

Suriye’de ya da dünyanın herhangi bir yerinde; kimliği, inancı, dili ne olursa olsun zulme uğrayan herkesin yanında durmaya devam edeceğiz.

Sessiz kalmayacağız. Unutmayacağız. Bu barbarlığı normalleştirmeyeceğiz.

YAZARIN DİĞER YAZILARI