Demokratik meşruiyet, sınırsız bir hareket alanı değil; aksine, denetlenebilir ve hesap verebilir bir iktidarın çerçevesidir. Sandık, yetki verir ama ahlâk üretmez.
Siyaset literatüründe sıkça gözden kaçırılan bir ayrım vardır:
Meşruiyet ile sınırsızlık aynı şey değildir.
Seçilmiş olmak, bir yönetime hukuki zemin kazandırır.
Ama bu zemin, o yönetimin her eylemini tartışılmaz kılmaz.
Aksine…
Demokratik sistemlerin en temel iddiası şudur:
Yetki arttıkça denetim de artmalıdır.
Ancak Türkiye’de son yıllarda giderek belirginleşen bir zihniyet var:
Sandıktan çıkan iradenin,
toplumsal ve ahlaki sınırların da üstüne çıktığına dair örtük bir kabul.
Oysa tarih bize bunun tam tersini söylüyor.
Siyasal tarihte, seçilmiş olmanın yarattığı en büyük yanılgı şudur:
“Beni halk seçti, o halde yaptıklarım sorgulanamaz.”
Bu yaklaşım, yalnızca bugüne özgü değildir.
Latin Amerika’dan Doğu Avrupa’ya,
birçok ülkede demokratik yollarla seçilmiş yönetimlerin,
zamanla kendilerini denetim dışı görmeye başladıkları örnekler mevcuttur.
Sonuç ise değişmez:
Kurumsal aşınma.
Toplumsal güven kaybı.
Ve siyasal meşruiyetin zedelenmesi.
Türkiye’de de benzer bir kırılma farklı başlıklarda kendini gösteriyor.
Kamu gücünü kullananların,
eleştiriyi “saldırı”,
sorgulamayı “ihanet” olarak kodladığı bir dil oluşuyor.
Bu dilin en tehlikeli sonucu ise şudur:
Yanlış ile doğru arasındaki çizgi,
ahlaki ölçütlere göre değil, siyasi aidiyetlere göre belirlenmeye başlar.
Oysa demokratik meşruiyetin bir sınırı vardır.
Ve o sınır sandık değildir.
O sınır, toplumun vicdanıdır.
Çünkü hukuk, bir eylemin yasal olup olmadığını belirler.
Ama toplum, o eylemin meşru olup olmadığını belirler.
Bu iki alan arasındaki fark açıldığında,
sistem teknik olarak çalışıyor gibi görünse bile…
içten içe çözülmeye başlar.
Bugün tartışılması gereken asıl mesele şudur:
Seçilmiş olmak,
toplumun kabul etmeyeceği davranışları yapma hakkı verir mi?
Bu sorunun cevabı teorik olarak nettir:
Hayır.
Ama pratikte verilen cevap,
giderek bu netlikten uzaklaşıyor.
Çünkü güç, denetlenmediğinde
kendini sınır olarak görmeye başlar.
Ve bu noktada siyaset, temsil olmaktan çıkar;
hak iddiasına dönüşür.
Oysa temsil, geçicidir.
Sorumluluk ise süreklidir.
Bu yüzden demokrasilerde asıl mesele,
kimin seçildiği değil;
seçilenlerin nasıl davrandığıdır.
Çünkü sandık, bir başlangıçtır.
Ama meşruiyetin devamı,
her gün yeniden üretilmek zorundadır.
Son söz:
Seçilmiş olmak,
toplumun üstüne çıkma hakkı vermez.
Aksine…
Toplumun önünde daha dikkatli yürüme zorunluluğu getirir.
Çünkü sandık, iktidarın kaynağı olabilir.
Ama sınırı değildir.
Ve sınırlarını kaybeden her güç,
eninde sonunda…
kendi meşruiyetini tüketir.
