HALKWEBYazarlarSavunma Bir Hak Değil, Kurumsal Bir Görevdir!

Savunma Bir Hak Değil, Kurumsal Bir Görevdir!

"Mahkemeler karar verebilir, ancak son hüküm daima tarihindir. Savunma yalnız bireysel bir hak değil; bir ülkenin onuru, bir toplumun yaşayan hafızasıdır."

0:00 0:00

Tarih yalnızca iktidarların yazdığı bir metin değildir. Bazen bir mahkeme salonunda, tek bir insanın söylediği sözler tarihin yönünü değiştirir. Mahkeme kürsülerinde yalnızca sanıklar değil; bir toplumun vicdanı, demokrasinin onuru konuşur. Bugünlerde siyaset kulislerinde tartışılan “Mahkemeyi tanımıyorum, savunma yapmayacağım” yaklaşımı, ilk bakışta bir itiraz yöntemi olarak sunulsa da aslında siyasi sorumluluğun ve tarihin tanıklığının beklediği o aktif rolden bir geri çekilme tercihidir. Oysa bu toprakların siyasi hafızası bize şunu fısıldar: Konuşmak, kayda geçmek ve hakikati bir kalkan gibi kullanmak kaçınılmaz bir ödevdir.

Savunmanın Hafızası: Tarihin Tanıklığı

Kazım Karabekir Paşa, İstiklal Harbi’nin komutanlarından biri olarak yargılandığı dönemde, mahkeme salonuna yalnızca bir sanık olarak değil; Cumhuriyet’in kuruluş mücadelesinin en büyük tanığı olarak girdi. “Bu dava siyasidir” diyerek sessizliğe bürünmedi; aksine hakikatleri birer kalkan gibi kullanarak hem kendisini hem de temsil ettiği mücadeleyi akladı.

Benzer şekilde Deniz Gezmiş, 1971’de o mahkeme kürsüsünde yalnızca kendi hayatını savunmadı. O, tam bağımsız bir ülke hayalini savundu ve “Bizi, bağımsız bir ülkenin çocukları olmaktan mahrum eden sizlersiniz” diyerek parmağını tarihe bir nişane gibi uzattı. Onu bugün milletin vicdanında yaşatan şey, mahkemenin verdiği hüküm değil, o kürsüde bıraktığı hafızadır. Bülent Ecevit ise siyasetin en çalkantılı dönemlerinde, en ağır baskılar altında dahi savunmanın yalnız bireysel bir hak olmadığını; aynı zamanda demokrasinin onuru olduğunu vurguladı. Ecevit ve arkadaşları, sessiz kalarak değil, tarihe not düşerek o zorlu süreçlerden devletin zirvesine geri döndüler.

Kurumsal Sorumluluk ve Gerçekçi Bir Savunma

Bugün Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı süreç de bu anlamda kritik bir sınavdır. Suçlamaların içeriği tarihsel örneklerden farklı olsa da Sayın İmamoğlu eğer sıkça andığı o tarihi silsilenin bir parçası olmak istiyorsa; stratejisini “savunma yapmamak” üzerine değil, üzerine atılı her iddiaya karşı somut ve çürütücü karşı tezler geliştirmek üzerine kurmalıdır. O salonlardan her şeyden önce kamu vicdanında tam manasıyla aklanarak çıkmak, sadece şahsı için değil, temsil ettiği kurumsal irade için de bir zorunluluktur.

Bir siyasetçinin, partisini ve kitlesini aydınlatacak bir yol haritası çizmesi en doğru yöntemdir. Savunma yapmamayı tercih etmek, iddiaları ortadan kaldırmadığı gibi; kamu vicdanında beklenen o büyük aklanma ihtiyacını da karşılamaz. Kararın ne olacağından bağımsız olarak, tarihe geçecek olan; o iddiaların nasıl yanıtlandığı ve toplumun bu savunmaya ne kadar ikna olduğudur.

Sonuç: Geleceğe Not Düşmek

Cumhuriyetçilerin demokratik mücadele azmi, sessiz kalmayı değil; aksine en güçlü argümanlarla hakikati savunmayı gerektirir. Dönemsel rüzgârlarla geri çekilmeyi bir yöntem olarak benimsemek, tarihin kayıt düşme gerekliliğini karşılamayabilir. Unutmayın; tarih, öncelikle bir kayıt etme bilimidir. Ve tarih, sadece suçlananları değil, o suçlamaları hakikatle yerle bir edenleri ve gerçekleri bir miras gibi bırakanları yazar.

Tüm bu hakikatleri hatırlatarak tarihe not düşmek, bugün bizlerin de kaçınılmaz görevidir. Nihayetinde bu süreç; popülizmin gürültüsüne kurban edilmek yerine, somut delillerin ve güçlü bir savunmanın yükseldiği, hukukun zaferiyle sonuçlanmalıdır. Beklenti susmak değil, konuşmaktır. Ama boşa değil, bir ülkenin hafızasını dolduracak ve adaleti tecelli ettirecek bir güçle!

YAZARIN DİĞER YAZILARI