Prof. Dr. Taner Timur: Ali Babacan’ın “Liberal Manifesto”su ve bir dönemin sonu..

Prof. Dr. Taner Timur yazdı...

Sonunda beklenen oldu; Ali Babacan konuştu, hem de uzun uzun.. Artık “Susamam!” diyordu, tıpkı çok beğendiği ve etkilendiğini söylediği rapçı gibi.. Ve Karar gazetesi yazarlarına, kurucusu olduğu, yıllarını verdiği partisiyle yollarının nasıl “aklen ve kalben ayrıştığını” anlattı.

AKP ile yolları ayrılmıştı; çünkü ortada büyük bir “sapma” vardı. Bu yüzden de başlangıçta siyasetten soğumuş, eski mesleği ticarete dönmeyi düşünmüştü. Oysa “herkes” kendisine “memleket meseleleriyle ilgilenmesinin daha doğru olacağını” söylüyor ve “kimse ticaretle ilgili spesifik sorular” sormuyordu. Eski günlerin “havlu, çarşaf” satışları geride kalmıştı; o artık bir “siyasetçi” idi. AKP’nin kuruluş yıllarından çok farklı koşullar içindeydik ve ülkenin “topyekûn bir siyasi revizyona” ihtiyacı vardı.


Babacan’a göre AKP’deki “sapma” 2011 yılında başlamış ve 2013’ten itibaren de hızlanmıştı. Varılan noktaya bakarak, “Hayalimiz bu değildi” diyor eski bakan, “çok daha farklı bir Türkiye istiyorduk!”. Oysa büyük bir heyecanla işe başlamış ve büyük başarılara imza atmışlardı! Daha ilk iki yıl içinde 34 yıllık çift haneli enflasyon tek haneye indirilmiş, Türk lirasını gülünç kılan “altı sıfır” da atılmıştı. “Ekonomide rasyonalite olduktan sonra çabuk toparlanıyor işler” diyor Babacan, Kemal Derviş’in daha önce maliyetini halkın sırtına yüklediği İMF imzalı “reformu” unutmuş görünerek.. Ve başarıları anlatmaya şöyle devam ediyor: Avrupa Birliği reformları; Birleşmiş Milletler’de 192 ülkeden 151’inin oyunu alarak Güvenlik Konseyi’ne seçilmemiz; barış politikası ve “pek çok ülke için ilham kaynağı” haline gelmemiz.. Oysa, diyor, “son yıllarda durum değişti; en haklı olduğumuz konularda yalnız kalıyoruz”. Ve daha sonra da şu çarpıcı saptamayı yapıyor: “O (başarılı) dönemin mutfağındaki ekibin tamamı bizim arkadaşımız şu anda”.

Kısaca, artık AKP’de “şeffaflık” kalmamış, “siyaset etiği” sorunlu hale gelmiş ve Babacan ve arkadaşlarının bu konularda yaptıkları bütün çabalar da (“kanun tasarıları hazırladık, sunuşlar yaptık, dünyadaki örnekleri inceledik”) başarısız kalmıştır! Bütün bu anti-demokratik gelişmelere hukuki kılıf sağlayan “başkanlık sistemi” de cabası! “Referandum kampanyasında aktif görev almam istendi; reddettim”, diyor Babacan.


Ne ağır suçlamalar değil mi?

Üstelik Parti içinden geliyor; bireysel değil, kolektif bir imza taşıyor ve Başkan, o ilk yıllardaki – üstelik de büyük bir payı bulunmadığı- başarıları kendisine mal etmekle suçlanıyor! Bir çeşit manevi gasp! Babacan ve ekibine göre, günümüzde “topyekûn revizyon” ihtiyacı da buradan doğuyor.


Yeni parti çalışmaları, “çok geniş çevrelerle istişare” edildikten sonra, bu yılın 19 Şubat’ında başlamış ve açıklamaya göre “tüzel kişilik” de 2019 sona ermeden hayata geçirilecekmiş! Babacan hazırlıklardan son derece memnun görünüyor ve “çok mutluyuz doğrusu”, diyor; “samimiyetle söyleyeyim, bu kadar beklemiyordum; bu kadar geniş kesimlerden, bu kadar donanımlı insanların bu kadar erken aşamada çalışmaya istekli olacağını beklemiyordum”. Üstelik bu ilgi, ülkeye umut ışıklarının değil de “korku”nun hâkim olduğu bir sırada doğuyor. Babacan’a göre insanlar artık umutla değil, “ellerindekini de kaybetmemek” korkusuyla oy veriyorlar ve temas halinde olduğu birçok genç de kendisine artık “tweet atmaktan bile korkar hale geldiklerini” söylüyormuş! Oysa kendisi “biz ümit siyaseti yapacağız, diyor, korku siyaseti değil!”.


İyi de nasıl uygulanacak bu “ümit siyaseti”? Hangi somut önlemler eşliğinde “umutlar” canlanacak? Bunca yanılma, kandırma ve kandırılmadan sonra, kuşkular nasıl giderilecek?

Babacan şimdiden bu konuların ayrıntısına girmiyor; fakat söyleşisinde “adalet” kavramı adeta tüm yapılacakların ortak paydasını teşkil ediyor. “Devletin varoluş sebebi adalettir” diyor liberal siyasetçi; “tek bir varoluş sebebi varsa adalettir o”. Ve bu konuda AKP’nin kuruluş dönemiyle günümüz arasında ilginç bir karşılaştırma yapıyor.
Kendisine bu hareketin bir çeşit “başlangıca dönme”, AKP’nin ilk dönemini canlandırma çabası olup olmadığını soranlara, Babacan “hayır!” diyor, “(o sırada) 2001 ekonomik krizi vardı. 28 Şubat’ın atmosferi hâlâ yoğun bir şekilde hissediliyordu. Türkiye 1990’lı yılların siyasi çalkantılarından çıkmaya çalışıyordu”. Durum buydu ve bu bağlamda Babacan, türban kavgası veren aile fertlerinden örnekler de vererek, o günlerin mağdurlarını anlatıyor. Oysa bugün farklı koşullarda yaşıyoruz. Mağdurlar zümresi değişti. “Biliyoruz ki, sadece eleştirel yazdıkları için işini kaybeden çok sayıda gazeteci var (…) Bu ülkeye yazık. Öte yandan, sivil toplum temsilcilerinin, aydınların, akademisyenlerin, gazetecilerin ve siyasetçilerin sadece düşündüklerini ifade ettikleri için özgürlüklerinin kısıtlanması kabul edilebilir bir şey değil (…) Basın özgürlüğünün, düşünce ve ifade özgürlüğünün olmadığı bir ülkede sorunlar açıkça konuşulamaz. Konuşulamayan sorunlar da çözülemez (…) Bu konularda kıstas bellidir. AİHM kararları ve içtihatlarıdır”.

Babacan, somut öneriler yapmadan, Kürt sorununa da aynı duygularla yaklaşıyor. “Sadece güvenlik tedbirleriyle terör sorununun çözülemeyeceğini bilmemiz lazım”, diyor; “hem bizim yakın geçmişimiz hem de dünya örnekleri bize bunu söylüyor”. Ayrıca Suriyeli “misafir”lerimizin durumunun da “kapsamlı ve gerçekçi” bir şekilde değerlendirilmesi ve bu konuda “tüm ülkelerle de istişare” edilerek “yeni bir strateji” geliştirilmesi” gerekiyor.


İşte size, ana hatlarıyla, bu ülkenin ekonomisini 13 yıl boyunca yönetmiş bir siyaset adamının yeni kurulacak partiye temel teşkil edecek düşünce ve ilkeleri.. Bunları bir çeşit “liberal manifesto” olarak da niteleyebiliriz. Çok geç kalmış olsa da, “şimdiye kadar neredeydiniz?” dense de, yıllardır bu ülkede baskı altında tutulanların, yargılananların, mahkûm olanların ve onları savunanların isyanını dillendiriyor. İktisadi, sosyal ve siyasal felsefesi itibariyle tam anlamıyla Batı’dan yana; uluslararası sermayenin kurallarına ve yapılan anlaşmalara sadakat öneriyor, “popülizm”i yeriyor. Bu haliyle de örneğin ABD’de Trump’ın değil, ona direnenlerin; İngiltere’de de Johnson’un değil onu terk edenlerin yanında bir felsefe sergiliyor. “Türkiye’nin parçası olduğu ittifak sistemleri var, tarafı olduğu anlaşmalar var”, diyor; “bunlar birçok acı tecrübeden sonra devlet politikası olarak benimsenmiş, yıllarca süren müzakereler sonucunda elde edilmiş kazanımlar (…) Son dönemde ülkemizin bu kazanımlarının da risk altına girdiğini görüyoruz ve bu bizi tedirgin ediyor”.


Ya sosyal politika? Ya iktisaden ezilenler?

Babacan onları da düşünüyor; “sosyal adalet”i savunuyor; “gelir dağılımı bozuluyor” diyor, “milli gelirimiz düştü, fakirleştik”. Ne var ki “Manifesto”da iktisaden ezilenler lehine tek bir öneri dahi yok! Tüm beklenti, burjuva iktisadının yeniden sağlayacağı “canlanma”ya ve bundan emekçilere de yansıyacak kırıntılara bağlanmış görünüyor. Bu haliyle tam da Türkiye’de kriz kâbusu içinde yaşayan büyük burjuvazinin ve uluslararası sermayenin beklentilerine yanıt verecek bir program. Nitekim daha söyleşi yayınlanır yayınlanmaz (10 Eylül 2019) Financial Times gazetesi bu düşünceleri sermaye çevrelerine duyurmakta gecikmemişti.


Oysa bütün bu açıklamalardan sonra, bugünkü ülke koşulları açısından asıl sorulacak soru da şu değil mi? Babacan, aşırı “iyimser”liğinde acaba haklı mı? Önerdiği “program”ın yakın gelecekte uygulanma şansı var mı? Yoksa hareket, örneğin Boyner’in 1990’lardaki “İleri Demokrasi Hareketi”ne benzer şekilde, saman alevi gibi parlayıp sönecek mi?

Aslında konjonktürler çok farklı ve AKP çevrelerindeki öfke ve telaş artık olayların da farklı şekilde gelişeceğini gösteriyor. Son yıllarda, Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en vahim krizlerinden birinin eşiğine getirildi ve iç ve dış güçler de Türkiye’ye, Babacan’lı ya da Babacan’sız, böyle “liberal” bir olanak sağlıyor. Kuşkusuz kimse yeni kurulacak partinin hemen “iktidar” olmasını beklemiyor; zaten kendilerinin de böyle bir iddiaları yok. Fakat içerden gelen bu hareketle keyfi idareye ve zulme direnişin çok daha güçleneceği de kesin görünüyor ve buna set çekmek için önümüzdeki günlerde de, şimdiye kadar muhalefet AKP’yi taklide çalışırken, artık AKP’nin muhalefeti taklide başlamasına tanık olabiliriz. Bir ülke devamlı olarak “beka” korkutmacaları altında yaşatılamaz; bir dönem sona eriyor ve gerçek demokrasi kavgaları da ancak “Beştepe Saltanatı”na nokta konulmasıyla başlayacak!

Prof. Dr. Taner Timur 

Not: Yazı Prof. Dr. Taner Timur’un Facebook hesabından Halkweb okurları için alıntılanmıştır

Yorum Yaz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

En çok okunan haberler

Büyük boykot başladı: Diyanet kapatılsın!

Diyanet’in kızlarda 9, erkeklerde 12 yaşında evlilik yapabilecekleri yönünde fetvayı yayınlamasının ardından “Diyanet kapatılsın” kampanyası başladı.

“Her şey çok güzel olacak” demeyen ünlüler İBB’den milyonları götürmüş

Yeniçağ gazetesi yazarı Murat Ağırel, İBB ihalelerinden yandaş sanatçılara giden paraları yazdı.

Erdoğan’dan, MHP teklifine ilişkin açıklama: Bu konu kapanmıştır

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan, “Uyuşturucuya ilişkin suçlara kesinlikle indirim yapılmayacak. Bu konu kapanmıştır” ifadelerini kullandı.

Hüsnü Mahalli: Bu işte bir gariplik var, hem de çok büyük bir gariplik…

Korkusuz yazarı Hüsnü Mahalli, Barış Pınar Harekatı'nı değerlendirdi. Mahalli, "Ankara nasıl bir oyunun içine çekildiğini görmüyorsa bu işte bir gariplik var." dedi.

AKP’den Cem Yılmaz’a: Salon soytarısı, ‘PKK terör örgütüdür’ de ve kına…

AKP Afyonkarahisar Milletvekili ve Anayasa Komisyonu Başkanvekili Ali Özkaya, "salon soytarısı" dediği Cem Yılmaz'a "Adam gibi çık PKK/PYD terör örgütüdür de ve onları kına" diye seslendi.

Haseke valisi: Amerikan işgaline ve Türkiye’nin saldırısına neden olan SDF ile müzakere etmeyeceğiz

Haseke valisi Cayez Al-Hammoud, bugün verdiği demeçte ‘Amerikan işgaline ve Türkiye’nin saldırısına neden olan SDF’ ile müzakere etmeyeceklerini söyledi.

Tansiyonu yükseltecek gelişme: Suriye Ordusu SDF ile anlaştı iki gün içinde Kobani’ye girecek

SDF ile yapılan anlaşma sonucunda Suriye Ordusunun Kobani’ye giriş yapacağı iddia edildi

Eski Milli Eğitim Bakanı Avcı: Akıllı tahta, öğretmenleri duman etti

Eski Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, "Etkileşimli tahtalar öğretmen otoritesini duman etti. Çünkü öğretmenler o tahtaları çocuklar kadar başarılı kullanamıyorlardı. Sınıfta öğretmenlerine tahta üzerindeki bir işlemi nasıl gerçekleştireceğini çocuklar tarif etmeye başladılar" dedi.

Erdoğan’dan, MHP teklifine ilişkin açıklama: Bu konu kapanmıştır

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan, “Uyuşturucuya ilişkin suçlara kesinlikle indirim yapılmayacak. Bu konu kapanmıştır” ifadelerini kullandı.

Trump’tan Türkiye’ye bir küstah tehdit daha: Beklemede kalın!

ABD Başkanı Donald Trump, Türkiye'ye uygulanacak yaptırımlar konusunda Kongre ile görüştüğünü belirtti, "Maliye Bakanlığı hazır, ekstra yasa tasarıları gerekebilir. Bu konuda müthiş bir fikir birliği var. Türkiye bunun yapılmamasını istedi. Beklemede kalın" dedi.

Nadira Kadirova’nın ölümünde gözlerden kaçan detay! ‘O odada ne işi vardı?

AKP Milletvekili Şirin Ünal’ın evinde intihar ettiği öne sürülen Nadira Kadirova’nın ölümüne ilişkin yeni bir tanık ortaya çıktı.