Salı / 4 Ağustos 2020

Örtülü sansürün hedefindeki kitap: Linç-Makam Odası

Dublin, havalimanına inerken güçlü rüzgârın etkisiyle uçağın içerisinde sarsılıyoruz. Yeni hayatımıza başlarken ilk deneyimin böylesine hiddetli olması, korkuyla ilmek ilmek yazılmış insansı kodlarımı harekete geçmeye zorluyor. Genlerimizin güçlü çağrısından dolayı olsa gerek, korkudan kaçabilmek için bolca kahramanlık hikayesi uydurmuştur insanlar. Bu yüzden Tara’nın evine ilk adımımı attığımda korkularımı portmantoya asıyorum. Güçlü bir iyiliğin tanıştırdığı insanlar, atalarından kalan mirasla ‘dayanışmayla’ ancak ayakta kalabilirler. Elimde iki imzalı ödünç kitap ve bu kitapların sorumluluğuyla ilerlerken, yeni yaşamımdaki ilk izlere geriye dönüp uzun uzun bakıyorum. İyi bir okur ödünç alınan kitabın sorumluluğunun ne anlama geldiğini bilir. Bu yüzden üzerime zimmetli bu iki özel anıya çok dikkatli yaklaşıyor, okurken sayfaları her zamankinden daha nazik çeviriyorum.

Bu yazıda ele alacağım kitaplar bireyi kaçtığı korkularla yüzleşmeye zorluyor. Uzun zamandır satın almayı düşündüğüm kitaplarla İrlanda’da ve kritik bir evrede buluşabilmek tatlı acı tesadüflerin bir kesişimi gibi. Para ve kişisel hırs makinesine dönüşen günümüz post modern bireyinin anlayamadığı bir birikim tarzı; bolca insan ve yoldaş biriktirebilmek. Bunu yapabilmenin tek yolu, geçmişin güzel erdemlerini zihninize çağırabilmek.

Şimdiki zamana takılmak: Modernizm sonrası diye uydurulan liberal ideoloji kafesine bireyi hapsetmektir. Birey; geçmiş, şimdiki ve gelecek arasında karşılıksız bir bağ kurduğu zaman ancak doğru insanlarla, doğru koşullarda tesadüf edebilir. Sıkı bir klasik roman okuyucusu için şimdiki zamanlara saplanıp kalan romanımsı propaganda broşürlerini okumak bu yüzden çok zordur. Prova odası, birden fazla karakterin Türkiye’deki yaşam mücadelelerine odaklanan ve bizi terzi Davut’un yaşamına tanıklık etmeye çağıran güçlü bir eser. Güncel diye pazarlanan romanların aksine hayret verici ölçüde güçlü bir edebi etkiye sahip. ‘Hayret verici’ diye tanımlamamın temelinde yatan sebep güncel eserleri, klasik güçlü eserlerle karşılaştırma huyumdan ileri gelmektedir. Bunun esere ve yazara haksızlık olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak okuyucu açısından çıtayı yüksek bir yerde tutmanın kandırılmamak adına önemli bir ölçü olduğunu düşünüyorum. Bu açıdan Barbaros Şansal, kitapta anlattığı insan hikayeleriyle, Tolstoy kadar gerçekçi bir yaklaşımla zamanın dönüşümüne tanıklık ediyor. Pastişlerle, zamanı ve hikâyeyi bozacak düzeyde bükmek yerine çeşitli sıçramalarla da olsa kendi zamanına sağdık kalıyor. Okuyucu, Tolstoy gibi güçlü bir isimi bu karşılaştırmaya sokmanın riskli olduğunu düşünebilir. Bu yüzden okuyucu, Tolstoy yerine kendi hayran olduğu yazarın adını ekleyerek bu sorunu aşabilir. Önemli olan nokta, ‘Prova Odası’nın okuyucuya sunulmuş güçlü bir yansıtma aracı olduğudur. Katı olan her şeyin buharlaştığı yüzyılımızda, katı olanların nasıl buharlaştırıldığının ve pek çoğumuzun bu sürece tanıklık etmesine rağmen nasıl yabancılaştırıldığının hikayesi. Kitabın sayfaları hızla akarken içinizde derin bir korku hissedebilirsiniz; bir sabah uyandığınızda kendinizi terzi Davut olarak bulmanız içten bile değil. Şehirlerin çehresi değişirken, insanların aynanın karşısındaki sureti, kıyafetleri ve hatta dilleri bile değişiyor. Hiçbir güç değişimin sarsıcı etkisinden kaçamıyor kitapta.

“Hanımefendi ve beyefendiler bir bir kayboluyor, yerini kaba saba insanlar alıyordu. Öğrenciden tutun da memuruna dek şehrin kültürü hızla değişiyordu. Görgü ve insanlar sığlaştıkça yerine bir tek kent ve binalar büyüyordu” (S:20).

İlerleyen sayfalarda (149) bir ailenin dönüşüm karşısındaki gerilimlerini okuruz. Yıkılan binalar, yok olan meslekler ve neticede terzi Davut unuttuğumuz hikâyeyi defalarca fısıldar duyma yeteneğini kaybetmiş olan kulaklarımıza. Prova Odası, zihninizde gedikler açmayı başaran klasik olmayan ama post modernizmin sığ sularına da asla sığmayan tamda kitapta anlatıldığı gibi etkileyici bir ayna.

Klasik dünyanın geçmişinden kaçmak isteyenler için güçlü bir çağrı ‘Prova Odası’. Yabancılaşmanın kıskaçlarına tutulmuş bireyi özgürlüğe ve zamana tanıklık etmeye çağıran bir eser. Post modern dünyanın anlamsızlığını başından aşağıya boca etmişler için gerçekçi bir varoluş arayışı. Yazar hala hayattayken terzi Davut’un kişiliği ve yaşadıklarına ilişkin onu sıkıştırabiliriz. Zira okuduğum Tolstoy romanlarının zihnimde bıraktığı binlerce soruyla başa çıkmak benim için kolay değildi. Belki bizleri tüketici pasif bir birey olmaktan alıkoyan bu bilinmezlik ve sorulardır kim bilir.
ANNE KAFAMDA BİT VAR VE MAKAM ODASI LİNÇ: FARKLI ZAMANLARIN ÖRTÜŞEN İKİ ACI DENEYİMİ

“Fotoğrafçı beni evirip çevirdi. O ânâ kadar duvara dönük olan gözlerim, yerde oturmuş, yaşları yirmi dolayındaki üç çocuğu gördü sonunda. Gözleri bağlıydı. Bakışlarım, ekmek gibi kabarmış tabanlarına takıldı. Bakakalmıştım. Bir ayak tabanın bu denli şişebileceğini aklım almamıştı”. (Anne Kafamda Bit Var, ‘Tarık AKAN’ Can Yayınları. S:27)

Anne Kafamda Bit Var, Tarık Akan’ın 12 Eylül döneminde yaşadıklarını kaleme aldığı ve Türkiye’deki devlet anlayışına ilişkin güçlü deneyimler içeren önemli bir anı kitabı. Barbaros Şansal’ın Makam Odası Linç kitabıyla farklı zamanlarda yazılmış olsa da bu iki eserin birlikte ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Bu sebeple okurun her iki kitabı da edinmesi gerekmektedir. Türkiye’de her şeyin değişeceğini ama devlet refleksinin değişmeden olduğu gibi kaldığını gösteriyor bu iki eser. Her iki eserin de başlangıç noktası Atatürk Havalimanı. Bu benzerliği sıradan bir tesadüf olarak değerlendirmemek gerekir. Maalesef toplumsal mücadele, 12 Eylül askeri cuntasının yıkıcı etkilerini aşamamıştır. Muhalefetin ve eleştirel aklın giderek zayıfladığı ya da zaten ezelden beridir zayıf olduğu toplumlarda ‘linç’ bir kültür ya da arınma biçimidir. Kitleler kendilerince tehdit olarak gördükleri kişi ya da grupları yok ederek sınıfsal gerilimlerini ve üzerini örttükleri her türlü çarpıklığı seçtikleri kurbanlarla aşarlar.

“Teslim anından itibaren tüm duyuların ve iç güdülerinle parkurlara hâkim olman gerekiyor. Burada ünlüler ve ötekiler yerine demokrasi ve otokrasi takımları çarpışıyor. Henüz ilk karşılaşmada; gece nöbetine kalmış mutsuz ve umutsuz sağlık görevlisi form doldururken ‘Bana bak, frengi, belsoğukluğu, AIDS, hepatit falan var mı? Sonra pis hastalıklarını bize bulaştırma!’ diyerek, hoş geldiniz demek isteyecek. Çünkü eşcinselsin”. (Makam Odası-Linç, ‘Barbaros ŞANSAL’ Destek yayınları. S:95)

Farklı dönemlerde yaşayan bu iki insanın anıları bize unutmamamız ve uyanık olmamız gereken olgular karşısında güçlü bir biçimde uyarıyor. Cumhuriyet, kendi çocuklarını acımadan yiyen bir canavara dönüştürülmüştür. Tarihler değişse de işkenceler, incitilen insanlar bir devlet geleneği olarak kalmaya devam ediyor. Bu sebeple geçmişi okumak ve liberal ideolojinin deli gömleğinden ‘şimdiki zaman’ fetişizminden çıkmamız gerekiyor. Tarık Akan, Barbaros Şansal, Sivas-Madımak, Çorum ve Maraş gibi bireyselden toplumsala doğru akan tüm bu deneyimleri doğru sonuçlara ulaştırmak zorundayız. Bu yüzden televizyondan uzaklaşmak, tarihin, kitapların ve yazarların tanıklığına sığınmalıyız. Kalan son cephede küreklere asılmalı ve Gramsci’nin dediği gibi mevzilenmek zorundayız.

Bu satırları yazmadan önce Barbaros Şansal ile iletişim kurmuş ve yazıda bahsi geçen kitapların (Prova odası/Linç-Makam Odası), doğrudan okurlarla buluşmasının bir şekilde engellendiğini ve büyük kitapçıların raflarında yer almadığını öğrendim. Bir gün iktidarların, kitaplara ve onların yazarlarına nezaketle davranacağı günlere özlemle…

Sahte mutluluklara tutsak edilen günümüz post modern bireyine ‘Prova Odası’ndan seslenerek bitirmek istiyorum yazıyı. Ve başladığım ana geri dönüyorum… “Karpuz tadında, kavun kokusunda, portakal renginde, üstelik şekersiz! İçinde katkı maddesi yoktur. Doğala özdeş aromalı ve doğal gıda boyalı taş gibi draje kaplı. Üstüne üstlük fahiş fiyatlı! Görsel işitsel yöntemler yetmemiş, sahte tatlar ve dokular ve kokularla insanlar zehirlenmeye devam edilmişti. Çengel sakızının adı bile unutulmuşken sakız fabrikasının patronu vergi rekortmeni oluvermişti” (S:271).

[adinserter block="7"] [adinserter block="8"]

Yorum Yaz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

206,538BeğenenlerBeğen
8,610TakipçilerTakip Et