Mutluluk, dünyanın her yerinde hayatın birçok alanında kişilerin iyi olmasına yardım eden psikolojik bir güç ve neşe kaynağı olup hemen herkes tarafından arzulanan bir durumdur. Mutlu olabilmek, kişiler için aynı zamanda iyi bir hayatın ölçütü olarak kabul edilen önemli bir yaşam ülküsüdür.
Mutluluğu önemli hale getiren onun altı temel duygu arasında tek olumlu duygu olmasıdır. Bu yönüyle mutluluk; öfke, korku, üzüntü, iğrenme ve kıskançlıktan farklı olarak olumlu bir duygu şeklinde hayatımızı renklendirmektedir.
Psikoloji bilimi tarihsel gelişiminin başlangıcından beri ruh sağlığı çalışmalarında ağırlıklı olarak kaygı, depresyon, somotoform bozukluklar, psiko-somatik rahatsızlıklar ve şizofreni gibi psikopatoloji içeren durumları ele almıştır. Fakat insan, doğası itibariyle yalnız psikopatolojik öğeleri içinde barındıran bir canlı olmadığını savunan Adler (1964), Peterson ve diğerleri (2006) yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren yeni arayışlara yönelmişlerdir.
Seligman (1998), psikolojinin insana bakarken onun sadece olumsuz, problemli, hasta tarafına bakmasının yetersiz olduğunu, bunun önemli bir tamamlayıcısı olarak kişinin iyi oluşuna, kişiliğin güçlü yanlarına ve sağlıklı başa çıkma yöntemlerine de bakılması gerektiğine vurgu yapmıştır. Bu anlayışın kabul görmesiyle beraber son yıllarda olumlu psikoloji akımı güçlenerek psikoloji alanının ilgi odağı haline gelmiştir.
Peterson’a (2000) göre olumlu psikoloji, birçok farklı şekilde tanımlansa da kısaca kişinin hayata bağlanmasına ve hayatını mevcut konumdan daha iyi bir konuma taşımasına katkı sunan, neyin olumlu olduğuyla ilgilenen bilimsel bir alan diye tanımlanabilmektedir. Olumlu psikoloji kişinin zayıf yanlarından çok güçlü yönlerini, probleminden çok çözüm gücünün üzerine odaklanan yeni bir yaklaşımın adıdır.
Seligman & Csikszentmihalyi (2000) olumlu psikolojiyi öznel, bireysel ve grup olmak üzere üç düzeyde ele alınması gerektiğini savunmaktadırlar.
Bunlardan ilki olan öznel düzeyin kişi için değerli öznel deneyimlerle alakalı olduğunu belirterek bu düzeyi de üç farklı zaman boyutunda ele almaktadırlar.
Bunlar:
a)iyi oluşu ve yaşam doyumunu kapsayan geçmiş boyutu,
b)akış ve mutluluğu kapsayan şimdi boyutu,
c) umut ve iyimserliği kapsayan gelecek boyutu olarak ifade edilmektedir.
Bunların ikincisi olan bireysel düzey bilgelik, özgünlük, cesaret, sevgi ve bağışlayıcılık gibi kişisel özelliklerle ilgili görülmektedir. Olumlu psikoloji kişinin ruh sağlığı ve gelişimi açısından bu özelliklerin güçlendirilmesi gerektiğini savunmaktadır.
Son olarak grup düzeyi ise hoşgörü, yardımseverlik ve sorumluluk gibi vatandaşlık becerileri ile alakalıdır. Görüldüğü gibi olumlu psikoloji kişiyi tüm yönleriyle ele alırken ayrıca kişinin içinde bulunduğu grupla yani toplumla olan ilişkisine de değer vermektedir.
Olumlu psikolojinin üzerinde en çok durduğu kavramlardan biri mutluluk kavramıdır. Geçmişten beri filozoflar mutluluğu insanların ulaşabileceği en üstün ideal olarak görmüşlerdir. Psikologlar ise uzun yıllar mutsuzluğu inceleyerek mutlu oluşu ihmal etmişlerdir. Son yıllarda olumlu psikolojinin etkisiyle bilim insanları bu konuyu
çalışarak daha çok araştırma yapmaktadırlar (Diener, 2009).
Diener (1984) tarafından, olumlu duyguların sıklıkla, olumsuz duyguların ise daha az yaşanması ve hayattan yüksek doyum alma şeklinde tanımlanan “mutluluk” üzerine yapılan araştırmalar, mutlu kişilerin kendilerini daha iyi hissettiklerine ve olumlu duyguları daha çok yaşadıklarına vurgu yapmaktadır. Kişi açısında hayata karşı olumlu bir bakışa sahip olmak, kişilerinin mutluluklarına ve hayattan aldıkları doyum düzeyinin yükselmesine de katkı sağlayacaktır.
Mutluluk kavramı, alan yazında insan davranışlarının sonal amacı olarak değerlendirilmektedir. Lyubomirsky’e (2007) göre mutluluk, neşe, doyum veya refah ile hayattan duyulan memnuniyetin bir birleşimi diye tanımlanabilir. Olumlu ve olumsuz
duygular mutluluğun duyuşsal boyutunu oluştururken, bilişsel boyutunu yaşam doyumu
oluşturmaktadır (Çeçen, 2007).
Duyuşsal boyutu oluşturan olumlu duygulara, sevinç, neşe, umut, güven, cesaret ve heyecan gibi duygular örnek teşkil edebilir. Olumsuz duygulara ise öfke, nefret, kaygı,
korku, üzüntü ve umutsuzluk gibi duygular örnek teşkil eder.
Mutluluğun bilişsel boyutunu oluşturan hayat doyumu ise, kişinin hayatın sosyal hayat, aile hayatı, sağlık, iş hayatı gibi alan ve boyutlarına dair değerlendirme ve yargılamalarını ifade etmektedir. Bu hayat alanlarına yönelik olarak duyulan memnuniyet derecesinin yüksek olması kişinin mutluluğunun göstergelerinden birisi şeklinde değerlendirilmektedir (Lyubomirsky, 2001; Myers & Diener, 1995).
Mutluluğun kişiye olumlu duygular yaşatmasının yanında, kişinin hayatıyla alakalı pek çok alanda da olumlu bazı getirileri bulunmaktadır. Araştırmalar mutluluğun kişinin bağışıklık sistemini güçlendirmesi yanında enerji ve yaratıcılığını artırdığını, sosyal çevresinde daha çok sevilmesini, daha uzun yaşamasını ve tercih edilmesini sağladığını, iş yerinde verimliliğini artırdığını ortaya koymaktadır (Lyubomirsky ve diğ.,
2005).
Seligman ve diğerlerine (2006) göre mutluluğun üç kökeni vardır. Bunlar; doyum sağlayan güzel hayat, akışı ve özümlemeyi kapsayan iyi hayat ve kişinin kendinden daha öte ve daha ileri bir şeye adanmasını kapsayan anlamlı hayattır.
Csikszentmihayli’ ye (2013) göre mutluluk, kendiliğinden oluşan bir durum, iyi bir rastlantının veya şansın sonucu, parayla satın alınabilecek veya güçle kontrol edilebilecek bir şey değildir. Mutluluk, kişilerin kendileri tarafından hazırlanması gereken, içsel deneyimlerin farkında olunması ve dışarıdaki olayları nasıl yorumladıklarıyla şekillenen bir deneyimdir. Akış ise, kişilerin bir aktiviteyi yaptıklarında duydukları yoğun memnuniyet halidir (Csikszentmihayli, 1997).
Genellikle hayattaki en iyi anlar, pasif ve rahatlık içinde olduğumuz anlar değil; tam tersine zihnimizi veya bedenimizi bir zorluğun üstesinden gelmek için çabaladığımızda ortaya çıkmaktadır. Bir sporcu için kendi rekorunu geliştirmek, bir piyanist için karmaşık bir müzik eserini maharetle ve ustalıkla çalmak mutluluk kaynağı olabilir (Csikszentmihayli, 2013).
Mutluluk Kuramları
Uyum Kuramına göre, insanlar, çevrelerine uyum sağlayan varlıklar olarak yaşadıkları olaylara bir şekilde alışırlar. Kaza geçirme, organ kaybetme, terfi etme, zengin olma gibi belirli hayat olaylarını ilk kez yaşadıklarında olumlu ve olumsuz bazı tepkileri vermektedirler. Bu duruma kişinin mutluluğu açısından baktığımızda; kişiler, olaylar ve şartlardan uzun dönemli olarak etkilenmemekte, zamanla bu tür olaylara ve şartlara alışmaktadırlar. Mesela beklenmedik bir zamanda eline yüklü miktarda para geçen kişinin mutluluk düzeyi de büyük bir kayıp yaşayan kişinin mutsuzluk düzeyi de fazla uzun sürmemektedir. Mutluluk seviyelerinde kısa süreli inişler ve çıkışlar olmakta ancak zamanla bu kişilerin mutluluk seviyeleri ortalama insanların mutluluk seviyeleriyle aynı seviyede kalmaktadır.
Sabit Nokta Kuramında insanların mutluluk seviyeleri yaşam olaylarından çok, kişinin genetik yatkınlığı ile kişilik özellikleri açısından değerlendirilir. Kişilerin mutluluk seviyeleri çeşitli hayat olaylarından etkilenerek kısa süreli bazı değişiklikler gösterse de zaman içinde sabit noktalarına tekrar dönecektir. Bu kuramı uyum kuramından ayıran husus, mutlulukta genetik yatkınlığı temel almasıdır.
Kişilerin hayatlarında belli bir hedefe ulaşmaları ya da bir gereksinimlerini karşılamaları durumunda mutlu olacaklarını savunan erek kuramına dair temel eleştiri bu hedef veya gereksinimlerin neler olduğu konusundadır (Diener & Ryan, 2009).
Hedefe dayalı kuramlar, kişilerin farkında olduğu belli arzular yanında daha çok bunlara ulaşmak için yapılan davranışlara odaklanmaktadır (Michalos, 1980). Hedefler, genellikle gereksinimlerden daha önemli görülmektedir. Birçok insan önemli gördüğü bir hedefe ulaştığında kendini mutlu olarak hissetme deneyimine sahiptir. Ancak burada önemli olan hedefe ulaşmanın kısa vadeli ruh hali değişimlerinden çok, mutluluk üzerinde uzun vadeli etkisinin olup olmadığı konusudur (Diener & Ryan, 2009).
Hümanistik yaklaşıma göre mutlu bir hayat sürmenin yolu kendini gerçekleştirmekten geçmektedir. Bunun göstergesi kendini gerçekleştirmenin Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde en tepede yer almasının yanında Rogers’ın kendi yazılarında kendini gerçekleştirmeye sıklıkla vurgulamasından anlaşılabilir. Rogers’a (1961) göre kişinin kendi potansiyelini gerçekleştirmesi, yalnızca kendi olmaktan geçer ve bunun da tek yolu kişinin kendini bilmesidir. Bunun yanında, kişinin karşılanması gereken en temel iki ihtiyacı kendine koşulsuz takdir sunması ile kendi ihtiyaçlarının, hayallerinin ve rüyalarının sesini dinlemesidir.
Bilişsel yaklaşıma göre bilgi işlemleme sahalarından birine diğer sahaları ihmal edecek derecede fazladan yatırım yapmak ve sadece düşük düzeyli amaçlara odaklanarak yaşamak kişiyi mutsuz etmektedir. Ayrıca, kişinin amaçlarını tanımlayarak kendine doğru hedefler belirlemesi amaçlarını gerçekleştirme yolunda, yani kendisini mutluluğa götüren yolda atılan önemli adımlardan birisidir. Bu yaklaşıma göre mutluluk görecelidir. Mutluluk konusunda yapılan çalışmalarda kişinin belirlediği düşük ve yüksek seviyeli amaçlar ile yatırım yapılacak sahaların zamana ve kişinin deneyimine bağlı olarak değişkenlik göstereceği göz önünde tutulmalıdır.
Psikanalitik kuram, hümanistik ve bilişsel yaklaşımlardan farklı olarak, kişinin mutlu olabilme kapasitesini hayatın kişiye doğumdan ölüme kadar dayattığı zorluklarla başa çıkabilme kapasitesine bağlamaktadır. Doğduğu andan itibaren yaşadığı hayal kırıklıkları ve acıyla yüzleşmeye başlayan kişi, hayatta baş edilmesi zor ödevlerle mücadele ederken silinmesi güç bazı yaralar almaktadır (Thomson, 2001).
Freud, “Uygarlığın Huzursuzluğu” adlı yayında hayatın mutsuzluklarla dolu olduğuna ve kişinin sürekli acısına vurgu yaparak acının ve mutluluğun sürekli olarak etkileşiminden bahsetmektedir. Freud’a (1930) göre kişinin sürekli acısı onu mutluluk arayışına itmektedir, mutluluğu bulan kişi onu korumaya ve saklamaya çalışırken tüm bu çabaları onu sürekli mutsuzluğuna geri döndürmekten başka hiç bir işe yaramaz çünkü mutluluk anında yaşanan ve zaman içerisinde kaybolan geçici bir duygudur.
Freud, kişinin mutsuzluğunun üç ana kaynağı olduğunu savunur. Bunlar; insan bedeni, dış dünya ile diğer insanlarla kurulan ilişkilerdir. Bu bakış açısına göre, en acı deneyimler ile en büyük mutsuzluğun kaynağı insanlar arasındaki ilişkileri olmakla beraber en büyük mutluluk kaynağı da yine ilişkilerdir. Freud bunu insan olmanın en temel prensibi olarak nitelemekle ve insan ilişkilerinden doğan acıdan kaçmanın da kişiye daha büyük acılar getireceğini vurgulamaktadır.
Yargı kuramına göre kişiler mutlu olmak için kendilerince bazı ölçütler belirlerler ve bunlara ulaşıp ulaşmadıklarına bakarak mutluluk seviyeleri hakkında bir yargıya varırlar. Şayet kişi beklediği ölçütün üstündeyse mutludur, bunun tam tersi durumda ise mutlu değildir.
Araştırmalara göre mutlu kişiler genellikler kendilerini, kendilerinden daha kötü durumda gördükleri kişilerle kıyaslarken mutsuz kişiler kendilerini, kendilerinden hem daha kötü hem de daha iyi kişilerle kıyaslarlar. Bir diğer faktör de, kişilerin hayat standartlarının geçmişte ulaştıkları standartlardan daha yüksek olmasıdır. Bunun olması durumunda kişiler kendilerinin mutlu oldukları yargısına varırlar.
Etkinlik kuramına göre kişilerin mutlu olmalarını sağlayan faktör, amaçlardan ziyade amaçlarını gerçekleştirmek için yaptıkları etkinliklerin varlığıdır. Yani amaca ulaşılan yolda yapılan farklı etkinlikler kişinin mutlu olmasını sağlamaktadır.
Değerli dostlar, özetlemek gerekirse mutluluk kişinin kendi elindedir ve kendi tercihlerinin sonucudur. Ömür boyu mutluluk da sonsuz mutluluk da olanaklı değildir.
Mutlu olmak insan ilişkilerinin iyi olmasına, hayat standardının artmasına, kişinin amaçlarına ulaşmak için gösterdiği çabaya bağlı görünmektedir.
