**Kimlik Siyasetinin Sınırları, Kapsayıcı Cumhuriyetçilik ve Türkiye’de Alevilik Meselesinin Yanlış Çerçevelenmesi Üzerine
Türkiye’de “Alevi Partisi kurulsun” çağrısı, güncel bir siyasal önerme gibi sunulsa da, gerçekte entelektüel tembelliğin ve siyasal sorumluluktan kaçışın ürünüdür. Bu çağrı, sorunu çözmek yerine onu yeniden tanımlar; üstelik yanlış bir yerden. Devleti anayasal yükümlülüklerinden fiilen azade kılar, eşitsizliği ise mağdurun “örgütlenme eksikliği”ne havale eder. Böylece kamusal iktidarın tarihsel ve hukuki sorumluluğu sistematik biçimde görünmez kılınır.
Oysa modern siyaset teorisinin en temel ilkesi açıktır:
Eşitsizlikler, bireylerin ya da grupların yetersizliğiyle değil; siyasal ve kurumsal düzenin niteliğiyle açıklanır.
Bu yazı, Alevilik meselesinin neden bir “kimlik partisi” başlığı altında ele alınamayacağını; neden asıl meselenin cumhuriyetin kurumsal yapısı, laikliğin içeriği ve kapsayıcı siyasal öznenin imkânı olduğunu teorik, tarihsel ve güncel düzlemlerde tartışmaktadır.
Kimlik Siyaseti: Analitik Bir Araç mı, Siyasal Bir Tuzak mı?
Kimlik siyaseti, çağdaş siyaset literatüründe iki ayrı bağlamda ele alınır.
Birinci bağlam, tarihsel olarak dışlanmış toplulukların görünürlük ve tanınma mücadelesidir.
İkinci bağlam ise neoliberal dönemde yurttaşlık fikrinin çözülmesiyle ortaya çıkan, siyaseti parçalı aidiyetlere bölen ve kamusal alanı daraltan siyasal formlardır.
Türkiye’de “Alevi Partisi” tartışması, açık biçimde ikinci kategoriye aittir.
Kimlik, siyasetin başlangıç noktası olabilir; ancak nihai çerçevesi hâline geldiğinde siyaseti daraltır. Hak talepleri evrensel bir yurttaşlık dilinden kopar, pazarlık konusu yapılabilir ve yönetilebilir taleplere dönüşür. Devlet ise bu talepleri anayasal zorunluluklar olarak değil, idare edilmesi gereken farklılıklar olarak ele alır.
Bu nedenle Alevilik meselesinin kimlik siyasetine indirgenmesi, Aleviler lehine değil; sonuç üretmez..!
Alevilik Meselesi Nedir, Ne Değildir?
Alevilik, klasik anlamda bir “azınlık kimliği” değildir. Tarihsel olarak Alevilik:
Devlete eklemlenmiş bir cemaat değil,
İktidarlar karşısında siyasal mesafe üreten bir toplumsal gelenektir.
Alevi taleplerinin özü temsil, pay ya da ayrıcalık istemek değildir. Talep; eşit yurttaşlık, tarafsız devlet ve gerçek laikliktir. Bu da meseleyi doğrudan anayasal düzleme taşır.
Bu noktada temel bir ayrım yapılmalıdır:
Alevilerin yaşadığı sorun, “Alevilerin sorunu” değildir. Bu sorun; laikliğin işlevsizleştiği, yurttaşlığın eşitlik zeminini kaybettiği bir rejim sorunudur. Rejim sorunları ise kimlik partileriyle değil, kurucu siyasetle çözülür.
Barış Partisi Deneyimi: Tarihsel Bir Uyarı
1990’larda yaşanan Barış Partisi deneyimi, bu tartışmanın tarihsel laboratuvarıdır. Parti programı laiklik ve devlet–inanç ilişkileri bakımından ilerici önermeler içeriyordu. Ancak siyasal form, bu içeriği taşıyamadı. Çünkü parti, kamusal alanda ne kadar evrensel bir dil kurmaya çalışsa da “Alevi partisi” olarak kodlandı.
Bu kodlama bilinçliydi ve üç temel sonuç üretti:
Laiklik talebi toplumsal bir mesele olmaktan çıkarıldı,
Eşit yurttaşlık, bir grubun beklentisine indirildi,
Rejim eleştirisi etkisizleştirildi.
Bu durum bir başarısızlık değil, yapısal bir sonuçtur. Doğru talepler, yanlış siyasal formla buluştuğunda sistem tarafından soğurulur.
Alevi Toplumsallığı: Marjinal Değil, Demokratik ve Kurucu
Bu tartışmada sıkça gözden kaçırılan – kimi zaman da bilinçli biçimde görünmez kılınan – temel bir gerçek vardır:
Aleviler bu toplumun en barışçıl, en uyumlu, en demokrat ve en çağdaş toplumsal kesimlerinden biridir.
Alevi toplumsallığı, tarihsel olarak şiddet üretmeyen; uzlaşma, rıza ve birlikte yaşama pratikleri üzerine kurulu bir deneyimdir. Cem erkânından gündelik yaşama uzanan bu gelenek, hiyerarşik itaati değil; danışmayı, ortak aklı ve ahlaki eşitliği esas alır. Bu yönüyle Alevilik, modern demokrasiyle çelişen değil; onunla örtüşen bir toplumsal ethos üretmiştir.
Aleviler aynı zamanda örgütlenme pratikleri gelişmiş, kolektif hareket deneyimi güçlü bir toplumsal kesimdir. Dernekler, vakıflar, federasyonlar, yerel inisiyatifler ve kültürel ağlar üzerinden kurulan bu örgütlülük, Alevilerin pasif bir kimlik değil; aktif bir yurttaş öznesi olduğunu göstermektedir.
Bu nedenle Aleviler; eşit yurttaşlık, demokrasi, hak ve hukuk zemininde toplumun bütün kesimleriyle yan yana durabilecek tarihsel ve siyasal kapasiteye sahiptir. Alevi hareketinin tarihsel yönelimi, kendini toplumdan ayırmak değil; toplumu eşitlik temelinde dönüştürmek olmuştur.
Marjinalleşme Dayatması ve Alevi Siyasal Aklı
Durum böyleyken Alevilere “kimlik partisi” önerilmesi, sosyolojik gerçeklikle bağdaşmadığı gibi Alevi siyasal aklıyla da kökten çelişir. Kendini dar ve kapalı bir siyasal alana hapsetmek, Alevi tarihsel yöneliminin inkârıdır.
Özellikle sosyal demokrat ve sosyalist geleneği taşıyan Aleviler açısından böyle bir oluşumun kabul edilebilir olması mümkün değildir. Bu gelenek, siyaseti kimlik daralması üzerinden değil; kamusal eşitlik, toplumsal adalet ve evrensel haklar üzerinden kurar. Sosyal demokrat ve sosyalist Alevi siyasal hafızası, kendini “özel bir grup” olarak değil; toplumsal bütünün eşit ve kurucu bir parçası olarak konumlandırır.
Bu nedenle “Alevi Partisi” fikri, Alevileri güçlendiren değil; onları marjinalleştiren, siyasal etkilerini daraltan ve tarihsel yönelimlerine yabancılaştıran bir öneridir. Aleviler için bu tür bir marjinalleşme, siyasal kazanım değil; siyasal gerileme anlamına gelir.
Kılıçdaroğlu ve Kapsayıcı Siyasetin Tasfiyesi Girişimi
Tam da bu noktada “Alevi Partisi” çağrısının güncel siyasal işlevi açığa çıkar. Bu çağrı, yüzeyde Alevilere ya da Kemal Kılıçdaroğlu’na alan açıyor gibi sunulsa da, gerçekte tam tersini hedefler. Görünürde bir temsiliyet önerisi gibi duran bu söylem, derinlikte kapsayıcı siyasal hattı daraltmaya, evrensel yurttaşlık zeminini kimlik parantezine almaya dönük işlevsel bir müdahaledir.
Bu çağrının temel amacı şudur:
Toplumun bütün kesimleriyle barışık, kapsayıcı bir siyasal hat kurabilmiş olan Kemal Kılıçdaroğlu’nu dar bir kimlik çerçevesine hapsetmek, onu siyasal olarak pasifize etmek ve kapsayıcı siyasal özne olma kapasitesini ortadan kaldırmak. Bu hamle, yalnızca bir siyasetçiyi değil; onun temsil ettiği siyasal imkânı hedef alır. Çünkü kapsayıcı siyaset, farklı toplumsal kesimleri ortak bir eşitlik ve hukuk zemininde buluşturma iddiası taşıdığı ölçüde, mevcut güç ilişkileri açısından rahatsız edicidir.
Bu bağlamda “Alevi Partisi” önerisi, bir kimliğe alan açma girişimi olmaktan çok, kapsayıcı siyasal özneyi parçalama stratejisidir. Siyasal mücadeleyi, rejimin yapısal sorunlarından koparıp kimlik temelli dar alanlara sıkıştırır. Böylece siyasal eleştiri, iktidar ilişkilerinin bütününe yönelen kurucu bir sorgulama olmaktan çıkar; belirli bir grubun “özel talebi” düzeyine indirgenir. Bu indirgeme, kapsayıcı siyasetin kamusal meşruiyetini aşındırır ve onu savunmasız hâle getirir.
Kimlik siyaseti burada bir özgürleşme aracı olarak değil; daraltma ve etkisizleştirme mekanizması olarak işlev görür. Kapsayıcı siyaset, çoğulculuğu ortak bir yurttaşlık çerçevesinde örgütleme iddiası taşırken; kimlik siyasetine hapsedildiğinde bu iddia boşa düşer. Siyaset, toplumu dönüştüren bir kolektif irade olmaktan çıkar, yönetilebilir ve sınırları çizilebilir talepler toplamına dönüşür. Bu dönüşüm, yalnızca Aleviler açısından değil; demokratik siyasal alanın bütünü açısından bir gerileme anlamına gelir.
Bu nedenle söz konusu çağrı, Alevilere siyasal güç kazandıran değil; kapsayıcı siyaseti tasfiye ederek hem Alevi taleplerini hem de demokratik dönüşüm ihtimalini etkisizleştiren örtük bir strateji olarak okunmalıdır.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihsel ve örgütsel varlığı, Alevilerin siyasal emeği, örgütlü mücadelesi ve alın teri olmaksızın düşünülemez.
Kuruluşundan itibaren partinin yerel örgütlerinden sendikal hatlarına, seçim dönemlerinden kriz anlarına kadar uzanan süreçte Aleviler, CHP’nin yalnızca seçmeni değil; taşıyıcı kadroları, süreklilik sağlayan toplumsal zemini ve siyasal direncinin asli unsurlarından biri olmuştur.
Bu emek, herhangi bir kimlik pazarlığının değil; laiklik, eşit yurttaşlık ve kamusal adalet idealine duyulan tarihsel bağlılığın ürünüdür. Dolayısıyla CHP’yi Alevilerden kopararak ya da Alevi siyasal varlığını dar bir kimlik parantezine sıkıştırarak yeniden tanımlama girişimleri, yalnızca bugünü değil; partinin tarihsel gerçekliğini de inkâr etmek anlamına gelir.
Sonuç ve Politik Yol Haritası: Yan Yana Yurttaşlık, Kurucu Demokrasi
Aleviler bu toplumda ayrı durarak değil, yan yana durarak var olmuştur. Tarihsel sürekliliklerini, kendilerini kapalı ve dar bir kimlik alanına çekerek değil; eşit yurttaşlık mücadelesini toplumun bütün kesimleriyle birlikte vererek sağlamışlardır. Bu nedenle Alevi toplumsal deneyimi, marjinal bir kimlik siyasetinin değil; kurucu bir demokratik yurttaşlık pratiğinin ifadesidir.
Alevi varoluşu, Türkiye siyasal tarihinde bir ayrışma hattı değil; aksine birlikte yaşama, çoğulculuk ve kamusal eşitlik talebinin sürekliliğini temsil eder. Bu bağlamda Aleviliği bir parti programına indirgemek, yalnızca siyasal olarak yanlış değil; tarihsel ve sosyolojik olarak da indirgemeci bir yaklaşımdır.
Bu nedenle şu tespit artık tartışmasızdır:
Alevilik bir parti programına sığmaz.
Çünkü Alevi meselesi, kimliğin temsiline değil; devletin niteliğine ilişkindir.
Alevilerin yaşadığı yapısal eşitsizlikler, temsil eksikliğiyle açıklanamaz. Sorunun kaynağı; devletin inançlar karşısında tarafsızlığını yitirmesi, laikliğin kurucu bir ilke olmaktan çıkarılıp yönetim tekniğine indirgenmesi ve yurttaşlığın eşitlik temelinin aşınmasıdır. Bu nedenle çözüm, kimlik temelli yeni siyasal oluşumlar değil; anayasal ve kurumsal yeniden yapılanmadır.
Son Söz: Mesele Parti Değil, Cumhuriyettir
Aleviler bu toplumda kendilerini marjinalleştirerek değil; yan yana durarak, eşit yurttaşlık mücadelesini herkesle birlikte vererek tarih sahnesinde kalmıştır. Bu nedenle Alevilere önerilen şey, bir “kimlik partisi” değil; laik, demokratik, sosyal ve kapsayıcı bir cumhuriyetin yeniden inşasıdır.
Alevi aklı, marjinalleşmeyi değil eşitliği;
daralmayı değil genişlemeyi;
kimlik kapanmasını değil toplumsal bütünlüğü savunur.
Bu yüzden çözüm nettir:
Alevilerin yolu kimlik siyasetinden değil,
demokrasinin ortak zemininden geçer.
Ve bu yol, yalnızca Alevilerin değil;
Türkiye’de eşitlik, özgürlük ve adalet talep eden herkesin ortak yoludur.
