HALKWEBYazarlarMucizeyi Kutsayanlar Enkazı Büyütür: Japonya ve Biz

Mucizeyi Kutsayanlar Enkazı Büyütür: Japonya ve Biz

Mucize Anlatısı: Bir Toplumun Kendini Aldatma Biçimi

0:00 0:00

Bir toplum kendini en çok, felaket anında ele verir. Çünkü felaket; makyajı siler, gerçeği çıplak bırakır. Ve o çıplaklıkta iki farklı zihniyet bütün açıklığıyla karşı karşıya gelir: Biri doğayı veri kabul eder ve sorumluluğu üstlenir. Diğeri doğayı kader diye kutsar ve sorumluluktan kaçar.

Bu ayrım basit bir kültürel fark değildir; doğrudan bir medeniyet meselesidir.

Japonya bu ayrımın en net örneklerinden biridir. Orada doğa, anlam yüklenen bir güç değil; hesaplanan bir gerçekliktir. Deprem bir mesaj değildir, bir uyarı değildir, bir “ceza” hiç değildir. Deprem, ölçülen, analiz edilen, yönetilen bir fenomendir.

Bu yüzden Japonya’da felaket anında sorulan ilk soru şudur:
“Nerede hata yaptık?”

Bu soru basit değildir. Bu soru, bir toplumun kendine yönelttiği en sert eleştiridir. Çünkü bu sorunun içinde suçluyu dışarıda aramama iradesi vardır. Bu sorunun içinde sorumluluğu Tanrı’ya değil, insana yükleme cesareti vardır.

Bizde ise aynı anda bambaşka bir refleks devreye girer.

Enkazın başında ilk kurulan cümle teknik değil, teolojiktir:
“Kader.”

Bu kelime masum değildir. Bu kelime sadece bir inanç ifadesi değil; aynı zamanda güçlü bir kaçış mekanizmasıdır. Çünkü “kader” dediğiniz anda, sorgulama biter. Sorumluluk askıya alınır. Fail görünmez olur.

Ve tam da bu yüzden, bu kelime her felaketten sonra yeniden dolaşıma sokulur.

Müteahhitin eksik demiri, denetçinin imzası, yöneticinin ihmali… hepsi bu tek kelimenin içinde erir. Ortada suç vardır ama suçlu yoktur. Ortada yıkım vardır ama fail belirsizdir.

İşte bu, bir toplumun kendini aldatma biçimidir.

Mucize anlatısı da bu aldatmanın tamamlayıcı unsurudur. Çünkü mucize, gerçeğin üzerini örter. İnsanların dikkatini sorumlulardan değil, istisnai kurtuluş hikâyelerine yöneltir. Böylece sistem sorgulanmaz, sadece duygular yönetilir.

Bu yüzden şunu açıkça söylemek gerekir:
Mucize, sadece bir teselli değil; aynı zamanda bir ideolojik araçtır.

Ve bu araç kullanıldığı sürece, hiçbir şey değişmez.

Çünkü mucizeye inanan toplum, sistemi düzeltmez.
Sadece sonucu kabullenir.

Japonya: Sorumluluğun Kurumsallaştığı Yer

Japonya’yı “disiplinli toplum” diye geçiştirmek, meseleyi anlamamaktır. Disiplin sonuçtur. Asıl mesele, sorumluluğun kültürden çıkıp kuruma dönüşmesidir.

Orada deprem yönetmeliği bir kitap değildir; bir sözleşmedir.
Denetim bir prosedür değildir; bir yaptırım iradesidir.
İhmal bir hata değildir; bir suçtur.

Bu farkı yaratan şey teknoloji değil, zihniyettir.

Japonya’da bir bina yıkıldığında mesele “talihsizlik” olarak görülmez. Zincir çözülür: kim projelendirdi, kim onayladı, kim denetledi, kim göz yumdu? Sorumluluk tek bir noktaya değil, sürecin tamamına dağıtılır ama görünmez hâle getirilmez. Her halka isimlidir. Her isim hesap verir.

Çünkü orada şu ilke tartışmasızdır:
İhmal, doğanın değil insanın eseridir.

Bu yüzden Japonya’da felaket sonrası en güçlü refleks, duygusal değil kurumsaldır. Kamuoyu baskısı, hukuki süreçleri hızlandırır. Mesleki yaptırımlar, bireysel kariyerleri bitirebilir. İtibar, bir gecede yok olabilir. Çünkü itibarın kaynağı güç değil; sorumluluktur.

“Utanma kültürü” denilen şey de aslında romantize edilen bir gelenek değil; sert bir toplumsal denetim mekanizmasıdır. Bir görev yerine getirilmediğinde yaşanan şey sadece bir eksiklik değil, bir itibar çöküşüdür. Bu yüzden insanlar görevlerini “yapmak zorunda oldukları için” değil, yapmamalarının bedelini bildikleri için yaparlar.

Bizde ise tablo tersine işler.

Yönetmelik vardır ama uygulanması keyfidir.
Denetim vardır ama bağlayıcılığı zayıftır.
Yaptırım vardır ama sürekliliği yoktur.

Ve en kritik fark:
İhmal, suç olarak değil “talihsizlik” olarak kodlanır.

Bu yüzden bizde sistem hatayı önlemek için değil, hatayı absorbe etmek için çalışır. Yani yıkım olduktan sonra devreye girer. Öncesinde ise çoğu zaman sessizdir.

Japonya’nın dini yapısını tartışmak da bu yüzden yüzeyseldir. Şintoizm, Budizm ya da inançsızlık oranları meselenin özünü açıklamaz. Asıl belirleyici olan şey, bu toplumun doğayı kutsallaştırmaması, aksine ciddiye almasıdır.

Onlar Tanrı’yı doğanın yerine koymaz.
İnsanı sorumluluğun merkezine koyar.

Biz ise çoğu zaman tam tersini yaparız.

Ve tam da bu yüzden, aynı doğa olayını yaşayan iki toplumdan biri ayağa kalkarken, diğeri enkazın altında kalır.

1999, İzmir, Maraş: Tekrarlanan Felaket Değil, Kurumsallaşmış İhmal

Eğer aynı tür yıkım, aynı gerekçelerle, aynı sonuçlarla tekrar ediyorsa; bu artık felaket değildir—düzendir.

1999 Marmara depremi bu ülke için bir milat olabilirdi. Yalnızca yer kabuğu değil; denetim, planlama ve hesap verebilirlik de çöktü. O gün verilen söz netti: “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.”
Olmadı—çünkü değişmesi gereken şey yönetmelik değil, zihniyetti.

Aradan geçen yıllar, kâğıt üzerinde ilerlemenin; sahada ise alışkanlıkların sürdüğü bir dönem oldu. Metinler kalınlaştı, yaptırım inceldi. Kurallar arttı, istisnalar çoğaldı. Sistem, hatayı önlemek yerine hatayı tolere etmeyi öğrendi.

2020 İzmir depremi, bu toleransın bedelini bir kez daha hatırlattı. Yıkılan binaların ortak özelliği belliydi: ihmal. Zayıf zemin, kaçak kat, yetersiz denetim. Yani doğanın değil, insanın büyüttüğü risk.
Ama refleks değişmedi: “Büyük felaket”, “kader”, “takdir.” Faili olan bir yıkım, faili olmayan bir dile çevrildi.

2023 Maraş depremleri ise artık tartışmayı bitiren bir eşiğe dönüştü. Bu, sadece bir afet değildi; bir sistem testiydi. Ve sistem, en kritik anda çöktü. On binlerce kayıp, sadece şiddetin değil; hazırlıksızlığın, denetimsizliğin ve cezasızlığın sonucuydu.

Burada acı olan yalnızca yıkım değil; yıkımdan sonra bile değişmeyen reflekslerdi.

Yine mucize hikâyeleri öne çıktı.
Yine duygular yönetildi.
Yine sorumluluk dağıldı.

Oysa gerçek yalın:
Bir bina yıkılmadan önce, birçok karar alınır.
O kararların her biri bir imza taşır.
Ve her imza, potansiyel bir sorumluluktur.

Bizde ise bu zincir çözülmez; buharlaşır.
Müteahhit görünmez olur.
Denetçi silinir.
Yönetici konuşulmaz.

Sonuçta herkesin biraz suçlu olduğu bir tablo çıkar.
Ama bu tablo, fiilen şunu üretir: Kimse sorumlu değildir.

İşte bu yüzden 1999, İzmir ve Maraş birer ayrı olay değil; aynı hikâyenin bölümleridir.
Cezasızlık, bir sonraki ihmalin davetiyesidir.
Unutma, bir sonraki yıkımın hazırlığıdır.

Ve biz her seferinde aynı cümleyi kurarız:
“Ders çıkaracağız.”

Ama ders, hatırlamakla değil; yaptırım uygulamakla çıkar.

Bu yapılmadıkça, her yeni deprem aslında eski bir suçun devamı olacaktır.

“Kader” Söylemi: Ahlaki Sorumluluğun Tasfiyesi

“Kader” kelimesi, doğru yerde kullanıldığında bir inanç ifadesidir. Yanlış yerde kullanıldığında ise bir sorumluluk kaçamağına dönüşür. Bizim problemimiz inanç değil; bu kelimenin sistematik biçimde yanlış yerde kullanılmasıdır.

Bir bina mühendislik hatasıyla yıkıldığında buna “kader” demek, hatayı doğallaştırmaktır. Doğallaştırılan her hata ise tekrar eder. Çünkü doğa sorgulanmaz; oysa insan sorgulanabilir. İşte tam bu noktada “kader” söylemi, sorgulanabilir olanı sorgulanamaz hâle getirir.

Bu, basit bir dil tercihi değildir.
Bu, ahlaki bir tercihtir.

Çünkü “kader” dediğiniz anda şu olur:
Fail görünmezleşir.
Sorumluluk askıya alınır.
Hesap verme gereği ortadan kalkar.

Ve böylece ihmal, suç olmaktan çıkar; talihsizlike dönüşür.

Oysa gerçek nettir:
Bir kolon eksik atıldığında bu kader değildir.
Bir zemin etüdü yapılmadığında bu kader değildir.
Bir denetçi göz yumduğunda bu kader değildir.

Bunların her biri bilinçli ya da bilinçsiz tercihlerdir.
Ve her tercih, sonuç üretir.

Toplumların çöküşü de tam burada başlar:
Sonuçları kadere, kararları ise görünmezliğe havale ettikleri yerde.

Japonya’nın farkı tam da bu çizgide belirginleşir. Orada doğa ile insanın sorumluluk alanı birbirinden ayrılmıştır. Deprem doğanın işidir; yıkımın boyutu insanın. Bu ayrım net olduğu için, hesap da nettir.

Bizde ise bu ayrım bulanıktır.
Doğa ile ihmal iç içe geçirilir.
Ve bu bulanıklık, sistemin kendini aklamasına yarar.

Bu yüzden mesele sadece teknik değil, entelektüeldir.
Bir toplumun gerçeği nasıl adlandırdığı, o toplumun geleceğini belirler.

Eğer siz ihmali “kader” diye adlandırırsanız,
aslında şunu söylersiniz:
“Bu değişmez.”

Ve değişmeyeceğine inanılan hiçbir şey değişmez.

Bu noktada sert bir gerçeklikle yüzleşmek gerekiyor:
Mucize anlatısı ile kader söylemi birleştiğinde, ortaya güçlü bir sorumsuzluk ideolojisi çıkar.

Mucize, sonucu kutsar.
Kader, süreci görünmez kılar.

Ve böyle bir denklemde, ne hesap sorulur ne de hesap verilir.

Oysa medeniyet tam tersini gerektirir:
Adlandırmayı doğru yapmak.
Suçu doğru yere yazmak.
Ve en önemlisi, sorumluluğu kişiselleştirmek.

Aksi halde toplum, gerçeği değil; kendi ürettiği rahatlatıcı hikâyeleri yaşamaya başlar.

Ve o hikâyelerin sonu her zaman aynıdır:
Enkaz.

Medeniyetin Ölçüsü, Sorumluluğa Katlanma Cesaretidir

Artık tartışmayı süslemeye gerek yok. Mesele açık: Bu bir teknoloji meselesi değil, bir inanç meselesi de değil. Bu, doğrudan bir sorumluluk meselesidir.

Japonya’nın farkı, daha iyi bina yapması değildir sadece. Asıl fark, kötü yapılan binanın bedelini mutlaka birine ödetmesidir. Çünkü orada sistem, hatayı tolere etmez; cezalandırır. İhmal, bir istisna değil; sıfır tolerans alanıdır.

Bizde ise tablo tersidir.

Hata olur.
Bedel belirsizleşir.
Zaman geçer.
Hafıza silinir.

Ve sonra aynı hata yeniden üretilir.

Bu döngü tesadüf değildir. Bu, bir yönetim biçimidir.
Sorumluluğun dağıtıldığı, belirsizleştirildiği ve sonunda ortadan kaldırıldığı bir düzen.

Bu yüzden artık şu cümleyi kurmaktan vazgeçmek gerekiyor:
“Deprem gerçeğiyle yaşamayı öğrenmeliyiz.”

Hayır.
Bizim öğrenmemiz gereken şey deprem değil.
Sorumluluktur.

Çünkü depremi engelleyemezsiniz.
Ama yıkımı engelleyebilirsiniz.

Ve bunu yapmıyorsanız, bu bir çaresizlik değil; tercihtir.

Japonya’nın bize verdiği en sert ders şudur:
Medeniyet, doğaya karşı kazanılan bir zafer değildir.
Medeniyet, insanın kendi hatasına karşı gösterdiği tahammülsüzlüktür.

Kuralların istisnasız uygulanmasıdır.
İhmalin affedilmemesidir.
Ve en önemlisi: hesap verilebilirliktir.

Eğer bir toplumda insanlar yaptıkları işin bedelini ödemeyeceğini biliyorsa,
o toplumda hiçbir yönetmelik işe yaramaz.

Eğer bir toplumda sorumluluk isimlendirilmezse,
o toplumda adalet kurulamaz.

Eğer bir toplumda felaketler hâlâ “kader” diye açıklanıyorsa,
o toplumda ilerleme sadece bir illüzyondur.

Artık kendimizi kandırmayı bırakmak zorundayız.

1999’da uyarıldık.
İzmir’de hatırlatıldık.
Maraş’ta yüzleştik.

Ve hâlâ aynı yerdeysek, bu artık bilgisizlik değil—tercihtir.

Son söz, süslü olmamalı; net olmalı:

Mucize bekleyen toplumlar enkaz üretir.
Sorumluluğu kutsayan toplumlar ise medeniyet kurar.

YAZARIN DİĞER YAZILARI