Kültür emperyalizmi dediğim şey, bir ülkenin başka toplumlar üzerinde askeri ya da siyasi zor kullanmadan, kendi değerlerini, yaşam tarzını ve anlam dünyasını evrenselmiş gibi sunarak baskın hale gelmesidir. Burada asıl mesele insanların ne düşüneceği değil, neyi değerli sayacağının yavaş yavaş belirlenmesidir. Bu yüzden kültür emperyalizmi bana göre en kalıcı tahakküm biçimlerinden biridir; çünkü baskıyla değil, rıza ile işler.
Bunun sonucu çok net: Toplum zamanla kendi dilini, kendi estetik anlayışını ve kendi hikayesini geri plana atıyor. Yerli olan değersiz, dışarıdan gelen daha üstün görülmeye başlanıyor. Bu sadece kültürel bir değişim değil; özgüven kaybı yaratıyor, düşünme biçimini zayıflatıyor ve insanları edilgenleştiriyor. Kendi anlam dünyasını üretemeyen bir toplum, başkasının kurduğu dünyada yaşamayı normal kabul ediyor. Kültür emperyalizminin en büyük zararı burada: İnsanlar fark etmeden kendileri olmaktan uzaklaşıyor.
Bu işleyişi en açık haliyle İkinci Dünya Savaşı sonrasında gördük. Sinema, müzik, tüketim kültürü, diziler, sosyal medya ve gündelik yaşam kalıpları üzerinden güçlü bir çekicilik alanı kuruldu. Amerikan yaşam tarzı özgür, modern ve normal olarak sunuldu. Bu bir işgal değildi. Kimse zorlanmadı. Ama insanlar gönüllü olarak bu dünyaya özenmeye başladı. İşte buna yumuşak güç deniyor.
Yumuşak güç, baskı kurmadan etkileme gücüdür. Tankla, askerle değil; kültürle, dille, estetikle çalışır. İnsanlar sana hayran oldukları için sana benzemek ister. Bunu kendi tercihleri sanırlar ama aslında senin kurduğun anlam dünyasının içinde hareket ederler. Bu yüzden yumuşak güç, sert güce göre çok daha kalıcıdır. Asker çekilir, silah susar ama kültürel etki kalır.
Fransa bunu diliyle, İngiltere medya ve akademiyle, Japonya ise daha sonra popüler kültürle yaptı. Ülkeleri ayıran şey kültür üretmeleri değil; kendi kültürlerini kaybetmeden bunu yapıp yapamadıklarıdır.
Tam da bu yüzden Japonya ile Türkiye’yi karşılaştırmayı önemsiyorum. Çünkü iki ülke de Batı etkisini yoğun biçimde yaşadı. İkisi de modernleşme baskısı altındaydı. Ama Japonya bu süreci kültürüyle müzakere ederek yürüttü. Dışarıdan geleni olduğu gibi kopyalamadı. Kendi estetiğiyle, kendi anlatım diliyle yeniden üretti.
Bugün anime, manga, Japon sineması ve edebiyatı dünya çapında bu kadar etkiliyse bu tesadüf değil. Japonya kültürünü yalnızca korumadı; üretti, dönüştürdü ve dünyaya sundu. Kültür onlar için folklor ya da turizm süsü değil; yaşayan ve stratejik bir alan oldu.
Türkiye’de ise Batı kültürüyle temas çoğu zaman özgüvenli bir alışveriş olmadı. Yerli olan geri, dışarıdan gelen ilerici sayıldı. Bu düşünce zamanla içselleştirildi. Sonuçta kültür üretilecek canlı bir alan olmaktan çıktı; ya nostaljiye ya da vitrine dönüştü.
Bunu bugün en net müzikte görüyorum. Türkiye’de rap müziğin bu kadar baskın hale gelmesi sadece gençlerin itiraz dili arayışıyla açıklanamaz. Bu aynı zamanda küresel kültür endüstrisinin dayattığı kalıpların yerli olanın önüne geçmesidir. Rap, doğduğu yerde yoksulluğu, ayrımcılığı ve sınıfsal adaletsizliği anlatıyordu. Bizde ise çoğu zaman bu bağlamdan kopuk, taklit bir öfke dili olarak tüketiliyor.
Oysa türkü bu toprakların rap’iydi. Göçü, yoksulluğu, adaletsizliği, isyanı anlattı. Bugün türkünün gündelik hayattan çekilip nostaljiye sıkıştırılması, rap’in evrensel ve modern sayılması bir tesadüf değil; bu bir kültürel hiyerarşi meselesidir.
Aynı durum dilde, dizilerde, reklamlarda ve sosyal medyada da görülüyor. İngilizce şarkılar prestijli, Türkçe sözler yerel sayılıyor. Amerikan estetiği havalı, yerel anlatım eski görülüyor. Giyimden beden diline, mizah anlayışından hayata bakışa kadar uzanan bu dönüşüm, kültür emperyalizminin ne kadar sessiz ve gündelik işlediğini gösteriyor. Sorun rap dinlenmesi değil; yerli olanın değersizleştirilmesi, ithal olanın doğal ve üstün kabul edilmesi.
Burada modernlik kavramını da doğru yere koymak gerekiyor. Modern olmak Batılılaşmak ya da gelenekten kopmak değildir. Modern olmak, değişimi yönetebilme becerisidir. Gelenekle kavga etmeden onu yeniden yorumlayabilmek, dışarıdan geleni taklit etmeden süzgeçten geçirebilmektir. Modern toplumlar değişir ama savrulmaz.
Bu meselenin benim için soyut olmadığını da söylemeliyim. Farkındalıkla yetişmiş, tarih ve siyasete merakı olan on sekiz yaşındaki oğlum Ata’nın, yılbaşı gecesini popüler ezgilerle değil; bu coğrafyanın birikmiş anlatılarıyla, türkülerle ve tarihsel hikayelerle doldurması beni gerçekten çok mutlu etti. Bu bir nostalji değildi. Bilinçli bir tercihti. Modern olmak adına kendi kültüründen vazgeçmeden de yol alınabileceğini görmek umut vericiydi.
Bana göre kültür emperyalizmi kader değil. Ama buna karşı durmak yasaklarla da olmuyor. Kendi kültürünü ciddiye almak, onu üretmek, yaşatmak ve bugünün diliyle anlatmak gerekiyor. Japonya bunu yaptı. Kendini inkar etmedi.
Mesele modern olmak değil.
Mesele kendin olarak çağın içinde kalabilmek.
