Son günlerde bazı hoca, akademisyen, gazeteci ya da yorumcu kimliğiyle konuşan kişilerden benzer bir söylem duyuyoruz:
“İran Şii, o yüzden destek vermeyelim.”
İlk bakışta sıradan bir görüş gibi görünen bu cümle aslında çok daha tehlikeli bir zihniyetin yansımasıdır. Çünkü bu yaklaşım meseleleri adalet, zulüm ve hakikat üzerinden değil; mezhep üzerinden değerlendirmeye zorlamaktadır.
Burada basit bir soru sormak gerekir:
İran Şii diye destek verilmemesi gerektiğini söyleyenler, peki ABD ve İsrail Sünni mi?
Eğer mesele mezhep ise, dünyanın en büyük işgallerini yapan, en büyük zulümlerini işleyen güçlerin hangi mezhebe mensup olduğu da söylenmelidir. Eğer mesele adalet ise, o zaman mezhepler üzerinden kurulan bu ayrıştırıcı dilin hiçbir anlamı kalmaz.
Tarih boyunca Müslüman toplumları bölmenin en kolay yolu mezhep tartışmalarını körüklemek olmuştur. Şii-Sünni ayrımı üzerinden yürütülen propagandanın amacı da tam olarak budur: Müslümanları birbirine karşı konumlandırmak.
Oysa İslam tarihine baktığımızda mezhep tartışmalarının ötesinde çok daha güçlü bir ortak payda görürüz: Ehl-i Beyt sevgisi.
Nitekim büyük İslam âlimlerinden İmam Şafii’ye bir gün şu soru sorulur:
“Sen Şii misin?”
İmam Şafii’nin verdiği cevap ise tarihe geçen bir sözdür:
“Eğer Muhammed’in (sav) ailesini sevmek Rafızîlik (Şiilik) ise, insanlar ve cinler şahid olsun ki ben de Rafızîyim.”
Bu söz aslında meselenin özünü anlatır. Peygamber Efendimizin ailesine sevgi duymak mezhepler üstü bir değerdir. Bu sevgi bir ayrışma değil, bir ortaklık noktasıdır.
Bugün bazı isimlerin sürekli mezhep vurgusu yapması, meseleyi jeopolitik ve insani boyutundan koparıp kimlik çatışmasına dönüştürme çabasıdır. Oysa bir Müslümanın bir olaya bakarken ilk sorusu “Şii mi, Sünni mi?” olmamalıdır.
Asıl soru şudur:
Ortada bir zulüm var mı, yok mu?
Eğer zulüm varsa, buna karşı çıkmak mezhebin değil vicdanın ve insanlığın gereğidir.
Bugün Türkiye açısından da meseleye bu pencereden bakmak gerekir. Türkiye’nin duracağı yer mezhep tartışmalarının tarafı olmak değil, bölgede adaletin ve bağımsızlığın yanında durmaktır.
Açık konuşmak gerekirse, bu coğrafyada Türkiye’nin ABD ve İsrail’in çizdiği hatta yer alması ne tarihine ne de bölgesel çıkarlarına uygundur. Türkiye, kendi bağımsız duruşunu koruyarak bölgedeki ülkelerle dayanışma içinde olmalıdır.
Bu yüzden mesele mezhep değil jeopolitik ve vicdani bir tercihtir.
Türkiye’nin ABD ve İsrail’in politikalarının yanında değil, bu politikaların karşısında duran bölgesel güçlerle daha yakın bir zeminde olması hem tarihsel hem stratejik olarak daha tutarlıdır.
Çünkü mesele Şii-Sünni meselesi değildir.
Mesele bağımsızlık ile bağımlılık arasındaki tercihtir.
Mezhep üzerinden siyaset üretmek ise emperyal güçlerin en sevdiği yöntemdir. Çünkü mezhep tartışması büyüdükçe gerçek meseleler konuşulmaz. İşgal, sömürü, güç dengeleri ve bölgesel hesaplar görünmez hale gelir.
Bu nedenle toplumun önünde konuşan kişilerin kullandığı dil çok önemlidir. Eğer bir akademisyen, bir hoca veya bir gazeteci sürekli mezhep vurgusu yapıyorsa, bu söylemin kime hizmet ettiğini sorgulamak gerekir.
Unutulmamalıdır ki mezhep kavgası büyüdükçe kazanan Müslümanlar değil, bölgeyi dizayn etmek isteyen küresel güçler olur.
Bu yüzden yapılması gereken şey açıktır:
Provokatif söylemlere kulak asmamak ve meseleleri mezhep değil adalet, bağımsızlık ve hakikat üzerinden değerlendirmektir.
Çünkü adaletin mezhebi yoktur.
Zulmün de yoktur.
