Pazar / 21 Mart 2021

Mesele tek başına İstanbul Sözleşmesi değil…

202,182BeğenenlerBeğen
8,644TakipçilerTakip Et

Anayasayı, Yasaları, Meclisi hiçe sayan bir güç dayatmasıdır. 

Adam, yapacağı her türlü hukuksuzluğu nedense Cumartesi günlerinin gece yarısında ilan ediyor. 

Anında gündemi değiştiriyor. 

Meclisteki muhalefet ise değiştirilen bu gündemin peşinden koşmaya başlıyor. 

Etkili bir muhalefet yerine bir iki mızıldanma ile geçiştiriyor. 

Sonra yeni bir gündem.

Yine aynı biteviye konuşmalar…

Bakın, Melih Bulu kanunsuzluğu unutuldu gitti…

Uluslararası Para piyasalarının bizzat kendisine yaptırdığı faiz operasyonunun sorumluluğunu, kendisinden bağımsız bırakın karar almayı adım dahi atamayacak Ağbal zavallısına yıktı geçti. 

Çözüm sürecinde kanki oldukları ile şimdi düşman oluyor. 

Gezi Direnişi’nde kendisini koruyanları şimdi siyaset sahnesinden silmek istiyor. 

Akil Adamlarının milletvekilliğini her türlü kanunsuzluğu göze alarak düşürüyor.

Şimdi de İstanbul Sözleşmesi üzerinden benzer girişimleri başlattı.

Bildiğimiz gibi Türkiye; Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”ni TBMM’de oybirliğiyle çıkartılan 24 Kasım 2011 tarih ve 6251 sayılı yasayla uygun bulunmuştu.

Bunun ardında da 08 Mart 2012 tarihinde, 6284 sayılı “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” çıkartıldı.

O günlerde Batılı Emperyalistlere şirin görünüp AB’ye girebilmek için sözleşmeyi onaylayıp ardından 6284 sayılı yasayı çıkartmışlardı. 

Ama bugüne kadar ne İstanbul Sözleşmesi ne de 6284 sayılı yasa tam anlamıyla uygulanmadı. 

Geçmiş yıllara gitmeden söylersek 2019 yılında 474, 2020 yılında ise 300 kadın öldürüldü. 

Gerek İstanbul Sözleşmesi gerekse 6284 sayılı yasa gerçekten uygulansaydı bu kadar kadınımız yaşamdan kopartılamazdı. 

Bu cinayetlerin bir nedeni de yazılı ve görsel medyada olayın köpürtülerek günlerce gündemde tutulmasıdır. Psikiyatristler bu duruma; kanıksama ve duyarsızlaşma diyorlar.

Üstüne üstlük bir de sert yaptırımlar getirilmeyip etkili önlemler de alınmayınca katillere gün doğmakta. Laf aramızda, kadın cinayeti sanığı katillere en etkili “yaptırım”(!!!) cezaevlerinde uygulanıyor. 

İstanbul Sözleşmesi’nin imzalanmasından sonra; başta tescilli gerici-şeriatçı Dilipak olmak üzere tüm Ortaçağcı irticacılar saldırıya geçmişti. 

Hatta geçtiğimiz yıl Dilipak’ın kadına yönelik aşağılayıcı sözlerinden dolayı HKP’li kadınlardan sonra AKP’li kadınlar bile 81 İl’de suç duyurusunda bulunmuşlardı. 

Şimdi ise gece yarısı operasyonuyla her biri birer din derebeyi olan bu gerici tarikatların dediği noktaya geldiler. 

Neden?

Çünkü yönetemiyorlar, hızla eriyorlar. Dolayısıyla oy depolarını memnun etmeleri gerek. Hepsi de memnunlar ve teşekkür sırasına geçtiler.

Kaldı ki, kendileri de aynı kafada. 

Çünkü onlar da kadının özgürlüğüne, eşitliğine karşılar. “Kadın erkek eşitliği fıtrata ters” diyen bizatihi Tayyibin kendisi değil mi?

Bizce bu gece yarısı operasyonuyla bir kez daha otorite dayatması yaptılar. Bir kez daha kanunsuzluk yaptılar. Bir kez daha Anayasa dışına düştüler. 

Anayasa’nın 90’ıncı maddesinin birinci fıkrası açık. “Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak andlaşmaların onaylanması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır”

Meclisteki tüm partilerin oybirliğiyle uygun bulunan bir Uluslararası Sözleşme (İstanbul Sözleşmesi) tek bir kişinin kararı ile hükümsüz bırakılabiliyor. 

Oysa Anayasanın 104’üncü maddesine göre; Cumhurbaşkanı ancak yürütme yetkisine ilişkin konularda kararnamesi çıkarabilir. Yine aynı maddede; “Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemeyeceği” öngörülmüştür. 

Dolayısıyla ancak yürütme yetkisine ilişkin kararname çıkartabilecek olan Tayyip’in hiçbir şekilde yürütme yetkisi kapsamında bulunmayan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme işlemi yok hükmündedir. 

Yine temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle siyasi haklar ve ödevler hakkında da kararname çıkartılamayacağı açıktır.

Yukarıda belirtildiği gibi Uluslararası Sözleşmelerin iç hukukta yürürlüğe girmesi ancak TBMM tarafından çıkartılacak onaylamayı uygun bulan bir yasa ile mümkündür. Dolayısıyla usulüne uygun olarak onaylanmış ve iç hukuk normu haline dönüşmüş bir uluslararası sözleşmeden çekilmek de aynı prosedürle, yani TBMM’de kabul edilecek bir yasa ile olmak zorundadır. 

Zira hukuktaki “yetki ve usulde paralellik ilkesi” gereği bir işlem hangi usulle tesis edilmiş ise yine aynı usulle feshedilmesi gerekir. 

Bütün bunları Tayyip bilmez elbette. 

Ama onlarca hukukçu danışmanı bilmez mi?

Bilirler, hem de çok iyi bilirler. Ama bile isteye bu dayatmaları yapıyorlar. 

Amaçları tek başına İstanbul Sözleşmesinden çekilmek değil. Devlete çöktüklerini ve kendilerini hiçbir yasa ile bağlı saymadıklarını göstermektir. 

Tayyip Erdoğan bu olayda her zamanki yetki gasplarından birisini daha yapmıştır.

Tıpkı Anayasanın 101’inci maddesinde öngörülen dört yıllık yükseköğrenim diploması olmadan Cumhurbaşkanlığı koltuğunu işgal ettiği gibi…

Sonuç olarak; Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı da yok hükmündedir. 

Attığı imzalar, yaptığı tüm işlemler de geçersizdir. 

Yazarın Diğer Yazıları