Toplumların çürümesi bir gecede olmaz. Önce kavramlar eğilip bükülür, sonra suç normalleştirilir, en sonunda da insanlar susmayı öğrenir. Hırsızlığı savunan, hırsızlığa ortaktır. Ahlaksızlığı meşrulaştıran, o çürümenin bir parçasıdır. Çünkü kötülük, tek başına bu kadar güçlenemez; onu büyüten, ona bahane bulan, onu aklayan zihniyettir.
Bugün mesele sadece birinin çaldığı para, yaptığı yolsuzluk ya da sergilediği ahlaksız davranış değildir. Asıl mesele, buna göz yumanların, “ama” diye başlayan cümlelerle suçun üstünü örtenlerin varlığıdır. “Ama o da hizmet etti”, “ama herkes yapıyor”, “ama bize yakın”… İşte bu “ama”lar, toplumun vicdanını kemiren en tehlikeli virüstür. Çünkü o an itibarıyla doğru ile yanlış arasındaki çizgi silinir.
Hırsızlık sadece bir cebin boşalması değildir; bir toplumun geleceğinin çalınmasıdır. Ahlaksızlık sadece bireysel bir kusur değildir; değerlerin yerle bir edilmesidir. Ve bunları savunanlar, aslında kendi yarınlarını da ateşe atmaktadır. Çünkü bugün başkasının hakkını çalanı savunan, yarın kendi hakkı çalındığında ses çıkaramaz.
Daha da acısı şu: İnsanlar artık gerçeği savunmak yerine tarafını savunuyor. Doğruya değil, kendine yakın olana sahip çıkıyor. Bu, ahlakın değil çıkarın hâkim olduğu bir düzenin açık göstergesidir. Oysa ahlak, taraf seçmez. Ahlak, kim yaparsa yapsın yanlışa “yanlış” diyebilmektir.
Unutulmamalı: Bir toplumda hırsızlar kadar, onları savunanlar da çoğaldığında çürüme kaçınılmazdır. Çünkü suç, cezasız kaldığı değil, savunulduğu zaman büyür. Ve o noktadan sonra mesele birkaç kişinin hatası olmaktan çıkar, toplumsal bir felakete dönüşür.
Ya susarak bu çürümeye ortak olacağız ya da bedeli ne olursa olsun doğruyu savunacağız. Ortası yok. Çünkü ortada durduğunu zannedenler, aslında çoktan yanlışın tarafına düşmüştür.
