Ne güzel söylemiş söyleyen:
“Yara bandıyla,
Koşu bandı arasında gidip geliyoruz.
Yaralarımız kabuğa,
Ayaklarımız toprağa hasret.”
Bu yalnızca bir şiirsel sitem değil; bu çağın ideolojik röntgeni. Çünkü modern insan iyileşmiyor, yönetilebilir kalıyor. Yara bandı artık bir metafor değil, bir sistem stratejisidir: sorunu çözmeden görünmez kılmak. Koşu bandı ise hareket yanılsaması üreten bir uygarlık makinesidir; ter var, yorgunluk var, performans var ama ilerleme yok. Hareket hâlinde durmak, hız ideolojisinin en sofistike biçimidir.
Hızla yaşlanıyoruz;
Hayat kapağı açık kalmış kolonya şişesi gibi,
Odaların bir köşesinde gençliğimizin buharlaşan esansını kokluyoruz.
Zaman yalnızca akmıyor; metalaşıyor. Performans ölçülüyor, verimlilik hesaplanıyor, dikkat satın alınıyor. Gençlik bir pazar değerine, zaman bir ekonomik birime dönüşüyor. Bu nedenle yaşlanmak biyolojik değil; sistematik bir aşınma hâline geliyor.
Yeni dünya dedikleri bu işte:
Organik ekmek, organik yumurta, organik yoğurt…
Ama içimiz organik mi? Yoksa plastik mi dolu?
Sorun gıda değil; sorun bilinç. Organik etiketli ürünler, seküler vicdanın kozmetiği hâline geldi. Kapitalist modernite doğayı satar ama doğallığı satmaz. Sağlığı paketler ama huzuru üretmez. Organik olanın fiyatı artarken, ahlâkın değeri düşer. Çünkü her şey metaya dönüşürse, insan da dönüşür.
Köyümüze gitmek yerine, köyü şehirlerin beton ve cam kulelerine taşımaya çalışıyoruz.
Bu yalnızca mekânsal bir kayma değil; ilişki biçiminin çözülmesidir. Köy bir coğrafya değil, yüz yüze sorumluluktur. Şehir anonimlik üretir; anonimlik sorumluluğu zayıflatır; sorumluluğun zayıfladığı yerde ahlâk gevşer. Bu yüzden modern kent bir üretim alanıdır: kimlik üretir, imaj üretir, performans üretir ama aidiyet üretmez.
Market raflarında ‘organik insan’ satacak hallere geliyoruz belki de.
Yakında şunları da satacaklar mı, kim bilir:
‘Dert dinleyen dost’
‘Kin gütmeyen arkadaş’
‘Satmayan yoldaş’
‘Hayırlı evlat mayası’
Çünkü ruhun metalaşması tamamlanmak üzere. İlişkiler artık fayda üzerinden kuruluyor. Networking, kazanç, verimlilik, performans… Dostluk yatırım, sadakat strateji, güven risk hesabına dönüştü. Her şeyin fiyatı varsa, hiçbir şeyin değeri kalmaz.
Modern şehir, insanın ruhunu çalan bir fabrikaya dönüştü.
Bu fabrika yalnızca emek sömürmez; dikkat sömürür, duygu sömürür, irade sömürür. Yorgunluk rejimi tam da burada devreye girer: yorulan insan sorgulamaz, sorgulamayan insan itiraz etmez. Bu tesadüf değil; düzenin mantığıdır.
Günde 16 saat çalışıp, 24 saat tüketiyoruz;
Tüketiyoruz ama neyi?
Organik çikolatayı mı, yoksa sahte mutluluğu mu?
Tüketim artık ekonomik değil; varoluşsal bir teselli biçimidir. Yoruluyoruz, kendimizi ödüllendiriyoruz. Sıkılıyoruz, alışveriş yapıyoruz. Anlamsızlık büyüdükçe tüketim artıyor. Bu bir döngü değil; bir ideolojik düzenektir.
Kahvelerimiz gurme, telefonlarımız akıllı ama içimiz boş…
Bilgiye erişim sınırsız, fakat düşünce yetersiz. Çünkü hız düşünceyi bastırır. Yavaşlamak risklidir; düşünen insan yönetilemez.
Kendi çocukluğumuzdan, kendi geçmişimizden haberimiz yok.
Geçmiş yavaşlatır. Hafıza direnç üretir. Bu yüzden hız çağında hafıza zayıflatılır. Anlık gündemler, sürekli krizler, bitmeyen gürültü… Hepsi dikkati dağıtmak için.
Her yerde bir hız var, bir yarış…
Koşu bandı, spor salonları, sosyal medya, iş telaşı…
Ama o hızın sonunda ne var?
Sakin bir sohbet mi, gülümseyen bir yüz mü, yoksa yorgun bir beden ve yitik bir ruh mu?
Hız ideolojisi derinliği yok eder. Derinlik yoksa anlam zayıflar. Anlam zayıfladığında insan küçülür.
Şehir büyüyor, ama insan küçülüyor.
Dostluklar nadir bir lüks hâline geldi.
Komşuluk, ‘merhaba’ demek kadar basit bir alışkanlık, artık nostaljik bir kavram.
Bu nostalji değil; çözülme. Anonim toplumda utanma azalır, sorumluluk zayıflar, ahlâk piyasa koşullarına uyarlanır.
Toprakla temasımız, yürüdüğümüz asfalt kadar.
Ayaklarımız toprağa hasret, gözlerimiz ekrandaki filtreye tutkun.
Filtreli hayatlar, filtresiz boşluklarımızı gizliyor. Simülasyon, gerçeğin yerini almıyor; gerçeğin yerine konuyor.
Ve biz hâlâ organik yaşam peşindeyiz.
Ama ne ironik ki, organik ekmek alıyoruz, organik yoğurt yiyoruz;
Kalbimiz plastik, ruhumuz sentetik.
Market raflarında aradığımız organik mutluluk, içimizde yok.
Çünkü organik olan raflarda değil, bilinçte başlar. Ahlâk etiketle üretilmez. İrade satın alınmaz.
Belki de gerçek organik yaşam:
Dostla saatlerce oturabilmek,
Bir çocuğun gülüşünü görebilmek,
Toprağa basmak, rüzgârı hissetmek,
Dertleri paylaşabilmek.
Ve bunları performans, gösteri, imaj üretmeden yapabilmek.
Ama biz bunu bilmiyoruz.
Biz, yorgunluk ve yoğunlukla o kadar sarılmışız ki,
Gerçek hayattan kopmuş, sahte bir dünya kurmuşuz kendimize.
Bu sahte dünya steril ama ruhsuz, konforlu ama anlamsız. Konfor uğruna özgürlüğü, hız uğruna derinliği, güvenlik uğruna sorumluluğu devrettik.
Köy uzak, şehir kalabalık, dostlarımız az,
Ama hâlâ nefes alıyorsak, hâlâ düşünebiliyorsak,
Umudu kaybetmemek gerek.
Çünkü bilinç hâlâ mümkün. İrade hâlâ geri alınabilir.
Modern insan, organik rafların arkasında kaybolurken,
Geçmişin ve geleceğin değerlerini unutuyor.
Hızla yaşlanıyoruz;
Zamanı satın alamıyoruz, gençliği geri getiremiyoruz.
Ama hâlâ düşünceyi, hâlâ sevgiyi, hâlâ dostluğu seçebiliriz.
Belki de yapmamız gereken tek şey:
Koşu bandından inmek, telefonu kapatmak,
Bir köşeye oturmak ve derin bir nefes almak.
Bu bir kaçış değil; bilinçli kopuştur.
Bu bir geriye dönüş değil; iradeyi geri alış.
Toprağa basmak.
Gerçek insanlarla buluşmak.
Sahte organik mutluluğun peşini bırakmak.
Çünkü koşu bandında medeniyet kurulmaz.
Yara bandıyla toplum iyileşmez.
Etiketle ahlâk üretilmez.
Kalın sağlıcakla.
