Modern çağda, “ilerledik” dediğimiz bir dünyada, Afganistan’da yeniden konuşulan şey bugün daha çok teknik kavramlarla anlatılıyor: kast sistemi, hukuki sınıflar, yeni ceza düzenlemeleri.
Oysa bunun en yalın adı: Kölelik.
Kast sistemlerinde insan, doğduğu anda kaderi belirlenmiştir.
Suçu, iyiliği, kötülüğü değil; kim olduğuna göre yargılanır. Bugün Afganistan’da olan şey tam da budur: İnsanların fiillerine göre değil, sınıflarına göre yargılanması. Bazılarının öğütle kurtulması, bazılarının kırbaçlanması. Bazılarının dokunulmaz, bazılarının harcanabilir olması.
Ve bütün bunların İslam dini adına yapıldığı iddiası… Asıl utanç tam da burada başlıyor.
Çünkü İslam, ortaya çıktığı çağda tam olarak buna karşı bir isyandı. Kız çocuklarının diri diri gömüldüğü, kölelerin işkence gördüğü, sınıf ayrımlarının ilahi sanıldığı bir dünyada Hz. Muhammed (s.a.v.) çıktı ve şunu söyledi:
“İnsanlar eşittir.”
Bugün adını unutanların bile çocukluğundan beri sahnelerini ezbere bildiği Çağrı filmi vardır. Hani işkence gören bir köle… Bilal-i Habeşi.
“Ehad” diyen bir kölenin hikâyesi…
Bazen bir kelime yeter. Bir insanın sırtına konan taşlardan daha ağır bir kelime. Bilal’in ağzından dökülen o kelime gibi:
Ehad.
Allah’ın tek ve bir olduğunu ifade eden kelime…
Çölde, güneşin altında, sırtına taşlar konmuş bir köleydi Bilal. Kast sisteminin en dibindeydi. Ten rengiyle, statüsüyle, doğduğu yerle “insan” sayılmayanlardan biriydi.
Ve işte tam orada, Hz. Muhammed’in devrimi başlar.
Hz. Muhammed’in yaptığı şey yalnızca bir köleyi kurtarmak değildir. O, bir dünyayı ters yüz eder. Bir insanın değerini soyundan, gücünden, sınıfından değil; insan oluşundan alması gerektiğini ilan eder.
Bilal’i sahiplenir. Onu özgür kılar. Yetmez… Çıkarır ve der ki:
“Ezanı o okusun.”
Bu, sadece bir tercih değildir. Bu, köleliğe, sınıf ayrımına, “üst” ve “alt” fikrine karşı açık bir meydan okumadır.
İşte bu yüzden Ehad kelimesi bu kadar önemlidir. “Bir” demektir. Ama yalnızca Tanrı’nın birliğini değil; insanlığın birliğini de fısıldar.
Bugün Afganistan’da yaşananlara baktığımızda, bu kelimenin ne kadar unutulduğunu görüyoruz. İnsanlar sınıflara ayrılıyor. Suç, eyleme göre değil; kime ait olduğuna göre tartılıyor.
Bunun adı ne olursa olsun, ister “yeni hukuk”, ister “dini düzen” densin bu, köleliğin geri dönüşüdür.
Ve en acı olan şudur: Afganistan’da kadınların, çocukların, alt sınıfa itilen insanların yaşadıklarına karşı yeterince güçlü bir ses yok.
Oysa bu sessizlik yalnızca politik değil; ahlaki bir sessizliktir. Kadınların kamusal hayattan silindiği, çocukların eğitimden koparıldığı, insanların sınıflara ayrıldığı bir düzen zulümdür.
Ve zulme sessiz kalanlar, tarihte hep aynı yerde durmuştur.
İlginçtir: Hz. Muhammed’i “büyük bir devrimci” olarak anlatırken gözyaşı döken zihinler, bugün onun getirdiği devrimin tersine çevrilmesine bakıp susabiliyor.
Köleliğe karşı doğmuş bir inancın, köleliği yeniden üretmesine sessiz kalabiliyor.
Oysa sessizlik her zaman masum değildir.
Bazen en büyük ortaklıktır.
Çağrı filmini izlerken ya da peygamberinin hayatını okurken gözyaşı döken; Bilal’in “Ehad” deyişinde boğazı düğümlenenlerin, bugün bu kelimenin içinin boşaltılmasına susması üşündürücüdür.
Çünkü Ehad, yalnızca bir inanç cümlesi değildir.
Bir ahlak çağrısıdır.
Birliktir.
Eşitliktir.
İnsanın insana kulluğunu reddetmektir.
Ve tarih bize şunu defalarca göstermiştir:
Kölelik önce uzakta başlar.
Sonra normalleşir.
Sonra sessizlikle büyür. Büyüyen bu kötülük, biz fark etmeden kapımıza kadar gelir…
Bu nedenle aslında Bilal’in sırtındaki taşlar hâlâ duruyor.
Sadece yer değiştirdiler.
Ve asıl soru şudur:
Bilal bugün yine “Ehad” diye haykırsaydı, biz onu özgürleştirenlerin yanında mı dururduk; yoksa taşları taşıyan kalabalığın içinde mi kaybolurduk?
