Çarşamba / 8 Temmuz 2020

Kimdir bu medyayı işgal eden ve çıkarları peşinde koşan yaratıklar?

Çağdaş Gökbel yazdı YOKSULLUĞUN GÖLGESİNDE YİRMİ BEŞ YAŞINDA GAZETECİ OLMAK…S…LAN 25 YAŞINDA GAZETECİ Mİ OLUR? Gazeteciliğe ve medya alanındaki sıkıntılara dair bir yazı kaleme almak, 27 yaşında genç bir gazeteci olarak benim haddim değil. Türkiye’de gazeteci kabul edilebilmenin yegâne ölçüsü, kıllarınızın ağarmasıyla doğru orantılıdır. Ülkede bir türlü görünür olamayan iki büyük kesim var: Kadınlar ve […]

206,984BeğenenlerBeğen
7,857TakipçilerTakip Et

Çağdaş Gökbel yazdı

YOKSULLUĞUN GÖLGESİNDE YİRMİ BEŞ YAŞINDA GAZETECİ OLMAK…S…LAN 25 YAŞINDA GAZETECİ Mİ OLUR?

Gazeteciliğe ve medya alanındaki sıkıntılara dair bir yazı kaleme almak, 27 yaşında genç bir gazeteci olarak benim haddim değil. Türkiye’de gazeteci kabul edilebilmenin yegâne ölçüsü, kıllarınızın ağarmasıyla doğru orantılıdır. Ülkede bir türlü görünür olamayan iki büyük kesim var: Kadınlar ve gençler. Katıldığım bilimsel ya da bilimsel olmayan her toplantı ve konferansta iki kesim ya hiç konuşmuyor ya da bir kahraman çıkıp konuşmaya cüret ediyor. Kadınlar suskun; gençler tüm enerjileriyle sadece uzun uzun bakmaktalar. Suçlu elbette ki gönüllü bir biçimde kavgaya, söze atılmayan insanda değil. Suçlu, onlara sürekli olarak bir ‘hiç’ olduğu mesajını taşıyan ‘çıkarları peşinde koşan yaratıklardır’.  

KİMDİR BU MEDYAYI İŞGAL EDEN VE ÇIKARLARI PEŞİNDE KOŞAN YARATIKLAR?

Gençlerin sadece angarya işleri yaptığı, ‘e canım zamanında bizde çok ezildik yapacaklar tabicilerin’ sonuna geldik. İstanbul eşrafında yuvalanmış ve pastayı bölüşmemek uğruna iftiradan, itibar suikastına kadar her şeyi göze almış çetenin de sonu geliyor. Öyle bir dalgayla karşı karşıyayız ki, dalga kıyılara ulaştığında alternatifi yaratabilenler; gençlere, kadınlara, liselilere, atölyede çalışan insanlara kucak açan ve onların sesini duyuranlar bu kasırgadan sağ çıkabilecekler.

Kişisel ikbalinden, kişisel egolarından ve sadece narsistik tutkularından başka hiçbir şeyi olmayan kifayetsiz muhterislerin doldurduğu gazetelerin sonuna yaklaştık. Soyut bir kavramdan öteye geçemeyen ‘gazetecilik’ artık ölüdür. Gazeteciliği tekrar diriltebilecek güçteki erdemli ve çalışkan az sayıdaki insan dağınık ve yorgun durumdadır. Maalesef canını dişine takan arkadaşlarımız III.Richard’ları hâlâ tehlikesiz, komik birer hilkat garibesi olarak görmektedirler. Gerçek düşmanlarımız olan bu iktidar sahipleri, bizleri gece yataklarımıza aç gönderen, toplu taşımada yetersiz bakiye çığlıklarıyla bizi rezil edenlerdir. Parsayı götürenler ve inatla değişime direnenler ‘gazeteciliğin’ III.Richard’larıdır. Yaşam ikiye ayrılır: Trajedi ve Komedi. Biz tıpkı  ‘William Shakespeare’in oyunlarında olduğu gibi her ikisini de aynı anda yaşamaktayız. Bir sarkaç gibi, kâh trajedinin içindeyiz, kâh komedinin içerisinde.

Yine bir güz vakti ve yine beş kuruş para almadan çalıştığım bir akşam; röportajdan çıkmış, günün stresini ve yorgunluğunu atabilmek için aileden kıt kanaat çıkan harçlıkla demlenmekteyim. Demlenirsin… Yine kaçamazsın… Yoksulluk ve gündelik hayatın yükü öyle bir abanır ki sırtına, eşin dostun ısmarladıkları da kızılcık şerbeti oluverir sana. Kısacası yine yenikleri oynadığımız bir akşam, eve dönüş yolunda hayatımın en büyük dersini alacaktım. Antalya’nın belalı hatlarından KL08 her zaman ki gibi tıka basa doluydu. Şansınız varsa ayakta olduğunuz taraftaki yolcu bir durak sonra iner ve sizi zafere taşırdı. Şanslı bir anımdaydım. Genellikle yoksul insanlar için bu şans hep tersine işler. Yanımdaki yolcu zil zurna sarhoş ve aksi gibi de çok konuşkandı. Uzun bir sohbetin ardından, neden sonra mesele ne iş yaptığıma kadar gelmiş ve sarhoş adam elimdeki çantaya uzun uzun bakarak ‘ne iş yapıyorsun sen’ diye sormuştu. ‘Gazetecilik yapıyorum amca’ dedim ve susmasını ümit ederek başımı öte tarafa çevirdim. Amca bu sefer kolumdan çekiştirdi ve yaşımı sordu. Yirmi beş cevabını alınca, yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi. Beni içinde bulunduğum hayali evrenden çıkaracak sözü o esnada söyleyiverdi: ‘Siktr lan! Yirmi beş yaşında gazetecimi olunur’ dedi.

Yaşadığım hayatı hep kafkaesk biçimde gördüm ve algıladım. Eğitimin içerisinde, sokakta, üniversitede ve gazetede hep bir şeylere dönüşmemek için mücadele verdim. Onlar sus dedikçe ben daha fazla konuştum, onlar yapamazsın dedikçe adımlarımı biraz daha hızlandırdım. Kapitalist ideoloji, hepimizi birer böceğe dönüştürdüğünden beri, bir böcek olmamak uğruna aileme ve sevdiklerime aynı yokluğu, yoksulluğu yaşattım. Belki şımarık metropol entelijansiyası (III.Richar’lar) için komik gelecektir ama sevdiğiniz insanı istemenize rağmen yemeğe çıkaramamak ağır bir acı ve trajedi haline gelir insanın derinliklerinde. Böyle kırılma anlarında da iyi haberler çıkıverir (Uhrevi bir şeyden ya da salt idealizm olsun diye değil; öyle denk gelir). İlk bilimsel makale hakemlerden geçer, cepte duran beş lira paranın huzursuzluğu yerini yoğun bir azim duygusuna bırakır. Yine böyle bir kırılma anında Acun Karadağ, Twitter üzerinden yazdığı mesajla yüreğime sonsuz bir enerji zerk etti. KHK’lılar için düzenlenecek bir çalıştayda medya ile ilgili sunum yapmak üzere beni önerdiğini söyledi.  Daha önce bileğimin hakkıyla kaleme aldığım makaleyle ‘Marksizm sempozyumu’ jürisinden geçmiş ve konuşmaya hak kazanmıştım. Bunun gibi alın terimle konuşmacı olmaya hak kazandığım anlar çok oldu. Bu sefer ki farklıydı; direnen o güzel insanların beni çağırmış olası ruhumda daha derin hislerin uyanmasına sebep oldu.

9 Şubat Cumartesi (İstanbul/Elektrik Mühendisleri Odası), 2. Oturumda saat:13.30’da başlayacak olan panelde yapacağım konuşmaya cümle âlemi bekliyorum. Gerçekleri duymak istemeyen sevgili gazeteci arkadaşlarımı ‘Atinalı Timon’ları da benimle birlikte gerçeğin acı şerbetini içmeye davet ediyorum. Gözünü para bürümüş, ‘çıkarları peşinde koşmayı’ düstur edinmiş afili yazarlarımızı katiyen beklemiyorum. Ceplerindeki kirli para sayesinde elbette ki dünyanın en güzel canlısı olarak kendilerini pazarlayabilirler.

Gerçeği anladığında Timon şöyle seslenir:

“Şu altınlara bakın! Bu kadarı yeter, Karayı ak yapmaya, çirkini güzel, Yanlışı doğru, adiyi soylu, yaşlıyı genç, Korkağı cesur yapmaya…Benim diyen yiğidin başının altından çeker alır yastığını. Melunları sevindirir, Pul pul cüzamlıya tapındırır, Soyguncuya mevki sağlar, unvan verir; Önünde herkesi diz çöktürür; Senatörlere denk kılar onu. Her yanını iltihap sarmış hastanın bile baktığında midesini bulandırıp kusturan geçkin dulları yeniden evlendirir bu” (Shakespeare, 2016: 102-103).

Shakespeare, William (2016). Atinalı Timon. Çev: Bülent Bozkurt. İstanbul: Remzi Kitapevi.

 

Çağdaş Gökbel yazdı

Şentop yeniden Meclis Başkanı seçildi

Üçüncü turun sonunda 328 oy alan Mustafa Şentop, yeniden TBMM Başkanı oldu.

Bakan Varank’ın ‘İstanbul’da su kuyruğu’ diye paylaştığı fotoğraf 2016 yılına ait çıktı

CHP'li Yıldırım Kaya, İstanbul'un Şile ilçesinde çekilen 'su kuyruğu' fotoğrafına tepki gösterdi. Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank'a seslenen Kaya, söz konusu fotoğrafın 2016 yılına ait olduğunu belirterek "Film sizin dönemde çekilmiş" dedi.

Ensar Vakfı’na ‘Değerler Eğitimi Faaliyetleri Protokolü’ şoku! Dava sonuçlandı…

Antalya 4’üncü İdare Mahkemesi, Antalya İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile Ensar Vakfı Antalya Şube Başkanlığı arasında imzalanan 'Değerler Eğitimi Faaliyetleri Protokolü’nün hukuka aykırı olduğuna karar verdi.

Kılıçdaroğlu’ndan ‘Egemen Bağış’ salvosu: Bu sahtekar, rüşvetçi adam…

Kılıçdaroğlu, TBMM'nin Yılmaz Özdil hakkında suç duyurusunda bulunmasına ve “Her Cuma bir ayet sallıyorum, bakara makara” diyerek Kuran ayetleri ile dalga geçen Egemen Bağış'ın son paylaşımına tepki gösterdi.

Musavvat Dervişoğlu’yla Resul Tosun birbirine girdi: Yav sen ne kadar boş bir adamsın be

Habertürk TV’de Didem Arslan Yılmaz’ın sunduğu Türkiye’nin Nabzı programında tartışma çıktı... Habertürk'te Didem Arslan Yılmaz'ın sunduğu Türkiye'nin Nabzı programında AKP'nin çoklu baro teklifi tartışıldı.
206,984BeğenenlerBeğen
7,857TakipçilerTakip Et