HALKWEBYazarlarKayıp Silahlar, Kayıp Hayatlar

Kayıp Silahlar, Kayıp Hayatlar

Devlet ciddiyeti, olağanüstü dönemlerde dahi envanter disiplinini kaybetmemeyi gerektirir.

0:00 0:00

Türkiye’de artık her sabah bir kadının öldürüldüğü haberiyle uyanmak sıradanlaştı.
Bu cümleyi kurmak bile utanç verici. Ama gerçek bu.
Bir kadın daha…
Bir evde, bir sokakta, bir otomobilin içinde; çoğu zaman en yakınındaki erkek tarafından…
Ve çoğu zaman bir ateşli silahla…

Artık meseleyi yalnızca “erkek şiddeti” başlığıyla konuşmak yetmiyor. Elbette kadın cinayetlerinin temelinde erkek egemen zihniyet, cezasızlık kültürü ve eşitsizlik var. Ancak son yıllarda tabloyu ağırlaştıran bir başka gerçek daha var: kontrolsüz ve teşvik edilmiş bireysel silahlanma.

Bu konuda yıllar önce Meclis’te yaptığım konuşmalarda da açıkça ifade etmiştim:
Bireysel silahlanma bir özgürlük alanı değil, kamusal güvenlik meselesidir. Devletin asli görevi, yurttaşın can güvenliğini sağlamaktır; yurttaşı silahlanmaya itmek değil.

Bugün geldiğimiz noktada, o uyarıların ne kadar haklı olduğu acı tecrübelerle ortadadır.

İstatistikler bize ne söylüyor?

Kadın örgütlerinin ve bağımsız platformların son verilerine göre Türkiye’de her yıl 300’ün üzerinde kadın, erkek şiddeti sonucu yaşamını yitiriyor. 2024 verileri de bu eşiğin altına inemediğimizi gösteriyor. 2025’in ilk ayları ise tablonun değişmediğini ortaya koyuyor.

Daha çarpıcı olan şu:
Öldürülen kadınların yaklaşık yarısı ateşli silahlarla katlediliyor. Bazı aylarda bu oran yüzde 55’lere kadar çıkıyor.

Yani silah, kadın cinayetlerinde başat araç hâline gelmiş durumda.

Türkiye’de ruhsatlı silah sayısı milyonlarla ifade ediliyor. Güvenlik uzmanlarının, saha araştırmalarının ve meslek örgütlerinin son değerlendirmelerine göre ruhsatlı ve ruhsatsız silahlarla birlikte toplam sayı 25 milyona yaklaşmış durumda.

Bu, neredeyse her üç-dört yetişkinden birinin elinde bir silah olduğu anlamına geliyor.

Bu tablo bir güvenlik göstergesi değil;
bu tablo bir toplumsal çözülme göstergesidir.

15 Temmuz sonrası silah tartışması

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında yaşanan olağanüstü süreçte silahlanma meselesi Türkiye’de farklı bir boyut kazandı. O gece ve sonrasında bazı yapılara, bazı sivil unsurlara silah dağıtıldığına ilişkin tartışmalar kamuoyuna yansıdı. Bu silahların envanteri, geri toplanıp toplanmadığı, takibinin nasıl yapıldığı meselesi hâlâ şeffaf biçimde aydınlatılmış değil.

Devlet ciddiyeti, olağanüstü dönemlerde dahi envanter disiplinini kaybetmemeyi gerektirir.

Silah; duygusal reflekslerle değil, hukuk ve denetim mekanizmalarıyla yönetilmesi gereken bir araçtır.

Eğer bir ülkede olağanüstü süreçler sonrasında silahların akıbeti tartışma konusu oluyorsa, bu durum başlı başına bir güvenlik sorunudur.

“Kayıp Silahlar, Kayıp Hayatlar”

Bireysel silahlanma tartışmasını sadece ruhsatlı silahlar üzerinden yürütmek eksiktir. Bir de kayıp, çalıntı, akıbeti belirsiz silahlar meselesi vardır.

“Kayıp Silahlar, Kayıp Hayatlar” başlıklı çalışmada da dikkat çekildiği üzere; denetim mekanizmalarındaki zafiyet, envanter şeffaflığındaki eksiklik ve silah takibindeki yetersizlikler, silahların yasa dışı dolaşıma girmesine zemin hazırlamaktadır.

Kayıp her silah, potansiyel bir cinayet demektir.
Takibi yapılmayan her envanter, yarının bir başka ölüm haberidir.

Bugün kadın cinayetlerinde kullanılan silahların önemli bir bölümünün temin süreci ve geçmişi kamuoyuna şeffaf biçimde açıklanmıyor. Oysa kamu güvenliği açısından bu bilgiler hayati önemdedir.

Eğer bir ülkede silahların kaydı, takibi ve denetimi yeterince şeffaf değilse,
orada sadece silahlar kaybolmaz; hayatlar da kaybolur.

Öfke ile ölüm arasındaki mesafe

Silahın yaygın olduğu toplumlarda şiddetin eşiği düşer.

Bir tartışma, bir boşanma süreci, bir ayrılık kararı…
Dakikalar içinde geri dönüşü olmayan bir trajediye dönüşebilir.

Kadın cinayetlerinin büyük kısmı, kadınların kendi hayatlarına dair karar almak istedikleri anlarda işleniyor:
Boşanmak istedikleri için, ayrılmak istedikleri için, “hayır” dedikleri için…

Silah, bu erkek egemen tahakküm anlayışının elinde mutlak güç sembolüne dönüşüyor.

Ve biz hâlâ bireysel silahlanmayı “kişisel güvenlik tercihi” olarak tartışıyoruz.

Hayır.
Bu bir tercih meselesi değil, bir kamu güvenliği krizidir.

Hukuki zemin zayıflarken…

İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması, 6284 sayılı Kanun’un etkin uygulanmaması, koruma kararlarının yeterince denetlenmemesi… Tüm bunlar bir bütünün parçalarıdır.

Bir ülkede kadınlar korunamıyorsa,
şiddet uygulayanlar caydırılmıyorsa,
silaha erişim kolaylaşıyorsa…

Sonuç tesadüf değildir.

Kadın cinayetleri politiktir.
Bireysel silahlanma politiktir.
Kayıp silahlar politiktir.

Çünkü bunların tamamı kamu politikalarının sonucudur.

Devletin görevi: Silahı değil, hayatı korumak

Çözüm bellidir ama cesaret ister:

Bireysel silahlanma ciddi biçimde sınırlandırılmalıdır.
Ruhsat kriterleri ağırlaştırılmalı, psikolojik ve sosyal incelemeler titizlikle yapılmalıdır.
Ruhsatsız silahlarla mücadele kararlı ve şeffaf biçimde yürütülmelidir.
15 Temmuz sonrası dâhil olmak üzere tüm silah envanterleri bağımsız denetime açılmalıdır.
Kadına yönelik şiddetle mücadelede caydırıcılık gerçek anlamda sağlanmalıdır.

Silahı serbest bırakıp toplumu huzurlu tutamazsınız.
Denetimi zayıflatıp güvenliği güçlü kılamazsınız.

Mesele medeniyet meselesidir

Bir toplumun medeniyet seviyesi, kadınların ne kadar özgür ve ne kadar güvende olduğuyla ölçülür.

Eğer bir ülkede kadınlar sokakta, evde, iş yerinde, hatta koruma kararı altında bile öldürülüyorsa; orada ciddi bir devlet ve hukuk sorunu vardır.

Biz bu ülkenin kadınlarını istatistik tablolarında görmek istemiyoruz.
Onları yaşamın içinde, eşit yurttaşlar olarak, güven içinde görmek istiyoruz.

25 milyon silahın gölgesinde bir demokrasi kurulamaz.
Kayıp silahların gölgesinde kayıp hayatlar istemiyoruz.

Hukukun üstün olduğu, yaşam hakkının tartışılmaz olduğu bir Türkiye istiyoruz.

Bu mesele ideolojik değil, insani bir meseledir.
Bu mesele siyasal değil, vicdani bir meseledir.
Ama çözümü siyasidir.

Ve biz, silahın değil hayatın tarafında olmaya devam edeceğiz.

YAZARIN DİĞER YAZILARI