Modern İslam dünyasında dindarlık, uzun süredir kendisini bir karşıtlık dili üzerinden kuruyor. Bu dil, inancı bir iddia ve teklif olmaktan çıkarıp, bir refleksler toplamına indiriyor. Batı’nın ne yaptığı, neyi dayattığı, nasıl sömürdüğü, kimi aşağıladığı sürekli tekrar ediliyor; fakat bu tekrar, hakikatin derinleşmesine değil, düşüncenin yüzeyselleşmesine hizmet ediyor. Zira sürekli “karşı” olmak, kendi başına bir anlam üretmez; yalnızca başkasının merkeziliğini kabul eder.
Bu noktada temel problem şudur: Batı karşıtlığı, Batı merkezliliğin başka bir biçimidir. Sürekli Batı’ya cevap veren bir bilinç, kendi referanslarını kuramaz; kendi ontolojisini, epistemolojisini ve tarihsel sürekliliğini inşa edemez. Böyle bir dindarlık, imanî bir duruştan çok, politik bir savunma refleksi hâline gelir. İnanç artık bir “neye inanıyoruz?” sorusu değil, “kime karşıyız?” sorusu etrafında şekillenir.
Kolonyalizm gerçeğini inkâr etmek ahlâksızlıktır; fakat mağduriyeti kimlik hâline getirmek, entelektüel bir felakettir. Sürekli mazlumluk anlatısı üreten toplumlar, bir süre sonra sorumluluk almayı bırakır. Her başarısızlık dışsal nedenlere bağlanır: “Geri kaldık çünkü sömürüldük.” “Kuramadık çünkü engellendik.” “Bozulduk çünkü dayatıldık.” Bu söylem ilk bakışta adalet talebi gibi görünür; fakat derininde öznenin kendini askıya alması vardır. Artık sorulmayan soru şudur: Biz ne yaptık, neyi yapmadık, nerede yanıldık?
Oysa tarih, bu topraklarda yalnızca yıkımın değil, kurucu aklın da var olduğunu açıkça gösterir. Medreseler yalnızca fıkıh değil, matematik ve astronomi üretti. Şehirler sadece barınma alanı değil, hukuk ve estetik mekânlarıydı. Tanzimat ve Cumhuriyet deneyimleri, bütün çelişkilerine rağmen, bu toplumun kendini dönüştürme iradesine sahip olduğunu gösterir. Bugün ise bu birikim, reaksiyoner söylemin gürültüsü içinde silinmektedir. Bu, basit bir unutkanlık değil; bilinçli bir tarihsel körleşmedir.
Reaksiyoner dindarlığın en tehlikeli boyutu, siyasal alanda ortaya çıkar. Popülist iktidar ve muhalefet dilleri, Batı karşıtlığını bir meşruiyet aparatı olarak kullanır. “Onlar bizi istemiyor”, “Onlar bizi bölmek istiyor”, “Onlar bizi küçümsüyor” söylemi, iç politik başarısızlıkların üzerini örten işlevsel bir perdedir. Böylece siyaset, çözüm üretme alanı olmaktan çıkar; duygusal mobilizasyon ve korku yönetimine indirgenir. Bu dil, halkı bilinçlendirmez; aksine onu sürekli savunma pozisyonunda tutar.
Felsefî düzlemde mesele daha da derindir. Reaksiyoner dindarlık, özne olamama hâlidir. Kendi sözünü kuramayan, yalnızca cevap veren bir bilinç biçimi… Oysa medeniyet dediğimiz şey, cevap vermek değil; soru sormak, teklif sunmak ve dünya tasavvuru inşa etmektir. İnanç, eğer bir anlam taşıyacaksa, yalnızca yanlışlara karşı çıkmakla değil, doğruyu kurmakla yükümlüdür.
Aksiyoner inşa bilinci tam da burada başlar. Bu bilinç, Batı’yı merkeze almaz; kendini merkeze alır. Eğitimde eleştirel düşünceyi “Batı icadı” diye reddetmez; onu kendi tarihsel mirasıyla yeniden yoğurur. Ekonomide başarısızlığı dış komplolara bağlamak yerine, üretim kapasitesini ve kurumsal aklı tartışır. Dış politikada edilgen tepkiler yerine, uzun vadeli strateji ve vizyon üretir. Bu yaklaşım, ne Batı hayranlığıdır ne Batı düşmanlığı; özgüvenli bir özne olma hâlidir.
Toplumsal dilimize baktığımızda, reaksiyoner dindarlığın izleri her yerde görülür: sosyal medyada linç kültürü, akademide sloganlaşmış ezberler, siyasette sürekli suçlayan ama nadiren çözüm öneren bir üslup. Bu dil, üretmez; tüketir. Düşünceyi derinleştirmez; onu basitleştirir. Ve en önemlisi, toplumu eylemden çok şikâyete alıştırır.
Oysa aksiyoner inşa ruhu, şikâyeti değil sorumluluğu, mağduriyeti değil şahitliği, tepkiselliği değil kuruculuğu esas alır. Bu ruh, geçmişin acısını inkâr etmez; fakat onu geleceğin hammaddesi hâline getirir. Medeniyet bilinci tam olarak budur: acıyı hatırlamak değil, acıdan anlam ve yön üretmek.
Sonuç olarak mesele, Batı’yla ilişkimizin nasıl olduğu değil; kendimizle ilişkimizi nasıl kurduğumuzdur. Sürekli başkasına bakan bir bilinç, kendi yolunu bulamaz. Reaksiyoner dindarlığın mızmız tonu terk edilmedikçe, ne entelektüel derinlik ne politik etkinlik ne de sahici bir özgüven mümkün olacaktır. Aksiyoner inşa bilincini kuşanan bir toplum ise, tarihini savunmaz; onu aşar, dönüştürür ve geleceğe taşır.
Ve ancak o zaman, bu topraklardan yalnızca şikâyet değil, dünya için anlam taşıyan bir teklif yükselebilir.
Bu noktada meselenin yalnızca “dindarlık” başlığıyla sınırlı olmadığını açıkça teslim etmek gerekir. Reaksiyonerlik, bugün Türkiye’de ve daha geniş anlamda küresel Güney’de, bir siyasal akıl biçimi hâline gelmiştir. Dindarlık bu aklın yalnızca en görünür yüzlerinden biridir. Aynı refleks; milliyetçilikte, sekülerlikte, hatta muhalif söylemlerde de kendisini yeniden üretir. Ortak payda şudur: özne olamama hâli. Herkes bir şeye karşıdır; fakat çok azı bir şey inşa etmektedir.
Güncel siyasetin dili, bu reaksiyoner zihniyetin en kristalize hâlidir. İktidar, her krizi dış güçler, küresel sistem, Batı, faiz lobileri, kültürel saldırılar üzerinden okur; muhalefet ise çoğu zaman bu dili tersinden yeniden üretir. Böylece siyaset, çözüm ve program alanı olmaktan çıkar; karşılıklı suçlama ve sembolik düşman üretme sahnesine dönüşür. Bu sahnede hakikat değil, duygu dolaşıma girer. Öfke, korku ve aşağılanmışlık hissi, rasyonel tartışmanın yerini alır.
Bu durum tesadüf değildir. Reaksiyoner siyaset, hesap sorulmayan bir siyaset biçimidir. Çünkü sürekli “dışarıya” bakan bir toplum, içerideki iktidar ilişkilerini, sınıfsal eşitsizlikleri, kurumsal çöküşleri ve liyakat sorunlarını konuşamaz. Batı eleştirisi, burada eleştirel bir analiz olmaktan çıkar; bir sis perdesi işlevi görür. Sis yoğunlaştıkça, sorumluluk buharlaşır.
Entelektüel alan da bu sisin dışında değildir. Akademik metinlerde, köşe yazılarında, konferans kürsülerinde sıkça karşılaştığımız şey; düşünce üretimi değil, pozisyon bildirimidir. “Biz ve onlar” ayrımı, düşünmenin yerine geçer. Kavramlar araç olmaktan çıkar, slogana dönüşür. Medeniyet, kimlik, değerler, yerli-milli gibi kavramlar; derinleştirilmesi gereken teorik alanlar olmaktan çok, politik aidiyet işaretleri olarak kullanılır. Bu, entelektüel alanın siyaset tarafından kolonize edilmesidir.
Oysa düşünce, aidiyet üretmek için değil; mesafe almak için vardır. Düşünce, kendine bile yabancılaşabilme cesareti gerektirir. Reaksiyoner dindarlık ise tam tersini yapar: kendini sürekli teyit eder, sürekli haklı çıkarır, sürekli mağdur ilan eder. Böyle bir zihin, ne eleştiriye açıktır ne de dönüşüme. Çünkü dönüşüm, önce hatayı kabul etmeyi gerektirir; reaksiyoner bilinç ise hatayı her zaman dışarıda arar.
Güncel zamanın en çarpıcı göstergelerinden biri de dijital alanlardır. Sosyal medya, reaksiyoner dindarlığın ve siyasetinin doğal habitatı hâline gelmiştir. Kısa cümleler, keskin yargılar, bağıran sloganlar… Algoritmalar, düşünceyi değil, tepkiyi ödüllendirir. Böylece entelektüel derinlik, hız ve öfke karşısında sürekli kaybeder. Bu ortamda aksiyoner inşa bilinci değil; reaksiyoner linç refleksi güçlenir. Herkes konuşur, kimse inşa etmez.
Tam da bu yüzden aksiyoner inşa ruhu, romantik bir ideal değil; varoluşsal bir zorunluluktur. Eğer bir toplum, kendi eğitim sistemini, hukuk anlayışını, ekonomik modelini ve dış politika vizyonunu yalnızca “Batı’ya rağmen” kuruyorsa, aslında hâlâ Batı’nın merkeziliğini kabul ediyor demektir. Gerçek kopuş, düşmanlıkla değil; bağımsız düşünceyle olur. Bağımsız düşünce ise ancak güçlü bir tarih bilinci ve eleştirel akılla mümkündür.
Burada tarih meselesi yeniden karşımıza çıkar. Tarihi yalnızca bir mağduriyet anlatısı olarak okumak, onu eylemsiz bir hafızaya dönüştürür. Oysa tarih, doğru okunduğunda, bir imkânlar deposudur. Hatalar kadar başarılar da vardır; çöküşler kadar kurucu hamleler de. Aksiyoner bilinç, geçmişi kutsamaz ama inkâr da etmez. Onu analiz eder, ayıklar ve bugüne taşır. Reaksiyoner bilinç ise tarihi ya romantize eder ya da tamamen bir travma anlatısına hapseder.
Bugün Türkiye’nin temel problemi, ne Batı’nın ne yaptığıdır ne de dünyanın bize ne dayattığıdır. Asıl problem, kendi kendimize ne teklif ettiğimizdir. Nasıl bir eğitim tahayyülümüz var? Nasıl bir adalet anlayışımız var? Nasıl bir şehir, nasıl bir insan, nasıl bir gelecek istiyoruz? Bu sorular sorulmadıkça, Batı eleştirisi yalnızca bir gürültü olarak kalacaktır.
Aksiyoner inşa ruhu, tam da bu sorularla başlar. Tepkiyle değil, tasarımla. Savunmayla değil, kuruculukla. Şikâyetle değil, sorumlulukla. Bu ruh, ne geçmişin yükünü inkâr eder ne de onu kutsal bir zincire dönüştürür. Geçmişi bir ham madde, geleceği ise bir ahlâkî sorumluluk alanı olarak görür.
Son kertede şunu söylemek gerekir: Reaksiyoner dindarlık, yalnızca bir düşünce problemi değil; bir iktidar tekniğidir. Toplumu edilgen tutmanın, hesap sormayı engellemenin, beklentiyi düşürmenin işlevsel bir aracıdır. Aksiyoner inşa bilinci ise bu tekniği bozar. Çünkü inşa eden özne, hesap sorar; talep eder; karşılaştırır; üretir. Bu yüzden her iktidar, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, reaksiyonerliği sever.
Ama medeniyet, iktidar konforuyla değil; entelektüel cesaretle kurulur. Ve bu cesaret, başkasına cevap vermekten değil, kendi sözünü kurmaktan doğar. Reaksiyoner dindarlığın mızmız tonu terk edilmedikçe, bu topraklardan güçlü bir siyasal, ahlâkî ve entelektüel teklif çıkmayacaktır. Aksiyoner inşa ruhu ise, tam tersine, bu coğrafyayı savunma hattından çıkarıp kurucu bir özne konumuna taşıyabilecek yegâne imkândır.
Bu yüzden mesele artık Batı değildir.
Mesele biziz.
Ve sorulması gereken soru şudur:
Tepki verenler olarak mı kalacağız, yoksa inşa edenler olmaya cesaret edecek miyiz?
