Karneme Bakıııın!

201,488BeğenenlerBeğen
8,770TakipçilerTakip Et

Bugün ziyaretime geldi. Bahçede sosyal mesafeyi koruyarak oturduk. Sarılmayı çok severim. Sevdiklerime sarılınca, başımı omuzu ile boynu arasındaki boşluktan, sırtına doğru sarkıtıp, yanağımı gövdesine yerleştirir, bir süre gözlerimi kapatarak huzur içinde sırtını pışpışlarım. Covid19 huzurumu çaldı. Ben de gözümle sevdim Aydın’ı. Yarım saat oturup arkadaşına kaçacaktı. 5 saat sonra hava serinleyip, kararmaya başlayınca bahçe kapısından, üç kez geriye bakarak gitti.

 

Aydın mı? Kim mi? Öğretmenliğimin yedinci yılında dersine girmeye başladığım, 3 yıl okutup, liseye gönderdiğim bir “uyumsuz” Aydın. İkiziyle aynı sınıfta farklı kulvarda koşan, bacaklarıma dolanıp, bitmek bilmez sorularıyla her tenefüs öğretmen odası yolundaki refakatçim. Sarı saçlarını okşayınca, Shrek’in kedisi gibi eriyik bakışlarla, mavi gözleriyle, evet ben de seni çok seviyorum diyen, sarılıp göğsünüze yerleştirmek isteyeceğiniz bir çocuk.

 

Bugün bahçeme geldi. Yine o bitmek bilmez sorularıyla, verdiğim cevapları yeniden sorulara dönüştürerek, felsefeden antropolojiye, tarihten ekonomiye, sosyolojiden psikolojiye, geniş bir sohbetin 5 saat sürmesini sağladı ve biz zamanın nasıl geçtiğini anlamadan akşam oldu. Sohbete bir ara katılan kızıma, Psikoloji bir burjuva bilimidir dedi. Bir gorili kafese kapatırlar. Kafese kapatılan goril doğasına aykırı bu ortamda bunalıma girer ve onu terapiye alırlar, ilaç vererek normalleşmesini sağlamaya çalışırlar. Oysa yapmaları gereken gorili doğal yaşama bırakmaktır dedi. Kızçem uzun süre psikoloyle ilgilendi ve psikolog olmayı bile düşündü. Defalarca psikoloji, kapitalizmin icat ettiği bir bilimdir dedim ama anlatamadım. Aydın’ın anlattığı bu örnekle kafasında yanan ışık masaya yayıldı. Bahçedeki akşam karanlığı, yan bahçelerdeki ağaçların yaprakları arasında kaldı. Psikoloji bilimi artık evimizi terketti.

 

Aydın, telefonundaki fotoğraflardan bir kaç tanesini gönderdi sohbet ederken. Açtım. 2003-2004 ve 2005 yıllarına ait karnesinin fotoğrafları… Sınıf öğretmeni olarak öğretmen görüşü kısmına yazdığım bölümlerin fotoğraflarını çekmiş, saklamış. Bakın bana neler yazmışsınız o dönemde dedi. “Başarılarının devamını diler, gözlerinden öperim. *Farklı olan, farklılığını doğru yönde kullanandır. Sen doğru bir çocuksun.” Dün gibi hatırladım. Yazdığım anı bile hatırladım. Doğru, düzgün, duygusal vefalı biri olup çıkmış, kocaman adam olmuş Aydın.

2017 yılıydı Yüksel direnişinde kalabalık ziyaretçilerimizin olduğu, iktidarın insan hakları anıtını gözaltına almadan, anıtın etrafını polis yerleşkesi haline getirmeden önceki günlerde yani. Bi baktım bi delikanlı geldi yanıma. Sarıldık, hasret giderdik. Serbest kürsü kurmuştuk o gün. Herkes konu hakkındaki düşüncelerini söylüyordu. Aydın da söz aldı. Yine öyle bir örnek verdi ki koskoca insanlar bu genç karşısında saygıyla eğilmeye meyillendi. O, mütevazi bir biçimde gülümsedi ve oradaki insanlarla sohbete devam etti. Benim oğlum büyümüştü. Ne gurur…

 

Şakacı. Hep gülümseyerek konuşur benimle. Siz dedi beni etkilemeseydiniz ben babam gibi Perinçekçi olacaktım. Kısa süreli bir şaşkınlık dolaştı masada. Sonra gürültülü bir kahkaha tufanıyla, nasıl bir tehlike atlattığının esprileri geldi peş peşe. Nasıl etkiledim ki seni diye sordum. Başka bir karnede, başka bir görüşümü gönderdi. “10 yıl sonraki Aydın’ı bugünden görebiliyorum. Ve gördüklerim çok hoşuma gidiyor. Biraz daha çalış, demiyorum. Sen ne yapacağını biliyorsun. Ne olursan ol, mutlu ol. Öptüm seni.” Bu güveni boşa çıkaramazdım, sözünüzü dinledim ve mutlu olacağım şeyleri yaptım mealinde şeyler söyledi. Ben etkilediğim için değildir. Böyle bir zeka ve sevgi dolu bu yürekle bu çocuk, Perinçek tayfasından olamazdı zaten.

Polisin Nuriye ve Semih’i tutukladıktan, insan hakları anıtını ablukaya aldıktan sonraki günlerdi. Yüksel direnişi hem işini geri istiyor hem de Nuriye-Semih’in açlık grevinde ölmemeleri için direnirken kimyasal gazlı, plastik mermili, işkenceli gözaltılar yaşıyordu. Bazen polis, gözaltına almamak yolunu izliyor sadece gaza boğarak sürükleyip anıttan uzaklaştırıyordu bizi. O gün gitmeyeceğimi söyleyip, sokak ortasına oturdum. Karşımda 50 kadar polis duruyor ve dört beş metre uzaktan seyrediyordu. Çevremde destekçilerimiz de ayakta duruyordu. Yalnız başıma oturacağımı zannederken, biri geldi pat diye yanıma oturdu bağdaş kurup. Sonra sarıldı bana. Aydın, canım oğlum. Hiç beklemediğim zamanlarda çıkıp geliyordu böyle. Fotoğraflar peş peşe çekildi. Biz oturmaya devam ettik. Video çekimlerde ” öğrencim, benim öğrencim” diye gururla konuştuğumu hatırlıyorum. O gün polis bizi yerde oturduğumuz halde izledi, izledi ve toplanıp alanı terketti. Biz de küçük bir zafer kazanmış olduk. Benim küçük oğlum, bacaklarıma dolanıp tenefüslerde yanımda gezen oğlum, bu kez bacaklarına tutunmamı, direnişte güç kazanmamı sağlıyordu.

 

Canım çocuk. Öyle her gün direnişte değildi. Bazen aylarca ortadan kaybolur, sonra bi bakarsınız yanınızdan geçerken size sarılır, sevgi sözcüklerini art arda sıralayıp gözden kaybolur. Bu yönünü de görmüşüm yıllar öncesinden. Başka bir yıl, karnesine yazdığım bir görüşte ” Süper zeka, duygusal oğlum, seni seviyorum, farklı tavrını destekliyorum. Başarını tebrik ediyorum. Ama biraz daha planlı çalışmalısın. Öptüm seni” demişim. Planlı çalışmamakta hâlâ ısrarlı. Bir yerde uzun süre duramaz. Çünkü soruları onu rahat bırakmaz. Onun farklılığı bu sorulardaydı zaten. O bir uyumsuz. Normları, ok yönünde takip eden sistemin çocuklarına benzemiyor, aklına yatmayan hiçbir şeyi kabul etmiyor ama sistemin çarklarındaki bıçakların kendisini yaralamasına izin vermeyecek kadar da uyumlu oyunu oynuyordu. Belki hayatında en çok yaralandığı olaydan, babasının ölümünden sonra, ilk kez bu kadar uzun sohbet ettik. Daha duygusallaşmış gördüm onu. Daha kalıcı sevgiler yaratmak, daha sağlam tutunmak istiyordu hayata. Nerede karar kılsam soruları sordu durmadan. 3 seçeneği vardı. Dedim birincisi ölü seçenek. İkincisi olabilir ama üçüncüsünde de sen ölürsün. Gülüştük.

 

Gün bitti, Aydın gitti. Gittikten bir süre sonra telefon açtı. Sizi sevdiğimi tekrar söylemek istedim, iyi ki varsınız dedi. Bir kaç kez tekrarladı. Ben de “sen de iyi ki varsın” dedim.

 

Niye anlattın şimdi bunları hoca diye soracaksınız mutlaka. Sorulara cevap vermek benim işim. Sorun tabii… Bir öğretmenin maaşı olur; emekliliği olur; öğretmenler günü olur; ödülü olur; cezası olur hatta KHK ile ihracı olur ama öğretmenin karnesi olmaz. Öğretmenin karnesi yaşamdır. Aydın bana karne verdi bugün. Karnemi göstermek istedim size.

Acun Karadağ

Namı diğer Acun Öğretmen

 

Yazarın Diğer Yazıları