HALKWEBYazarlarKapitalist Dünya Sisteminin Yapısal Krizi ve Üçüncü Paylaşım Savaşının Analizi

Kapitalist Dünya Sisteminin Yapısal Krizi ve Üçüncü Paylaşım Savaşının Analizi

Kapitalizmin yapısal krizi, yalnızca Ortadoğu’da değil, dünya genelinde siyasal rejimlerin otoriterleşmesine yol açmıştır.

0:00 0:00

Kapitalist dünya sistemi, 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren tarihsel bir eşiğe dayanmış durumda. Bu eşik, yalnızca ekonomik bir daralma ya da finansal bir çalkantı değildir; üretim ilişkilerinin, sınıf yapılarının, Devlet biçimlerinin ve uluslararası güç dengelerinin köklü bir dönüşüm geçirdiği, sistemik bir krizin adıdır. Kapitalizmin genişleme zorunluluğu, artık yeni pazarlar bulmakla çözülemeyecek kadar derinleşmiş, sermaye birikiminin hızlanması, dünya ölçeğinde eşitsizliği keskinleştirmiş; tekelci sermaye, ulusal Devletlerin üzerinde bir güç haline gelmiştir. Bu nedenle bugün yaşanan çatışmalar, klasik anlamda Devletler arası rekabet değil, küresel sermaye tekellerinin dünya coğrafyasını yeniden düzenleme girişimidir.

Bu yapısal krizin en belirgin göstergesi, gelir dağılımındaki uçurumun tarihsel olarak görülmemiş bir seviyeye ulaşmasıdır. Dünya gelirinin %80’inin dünya nüfusunun %20’si tarafından alınması, bu %20’nin içinde ise yalnızca %7’lik bir kesimin yerel işbirlikçi elitlerden oluşması, kapitalizmin sınıfsal yapısının ne kadar daraldığını gösterir. Bu tablo, Marx’ın “sermayenin merkezileşmesi” yasasının güncel karşılığıdır. Sermaye, giderek daha az elde toplanmakta; bu azınlık, yalnızca ekonomik gücü değil, siyasal ve ideolojik aygıtları da kontrol etmektedir. Bu nedenle bugün devletler, halkların değil, tekelci sermayenin çıkarlarını temsil eden araçlara dönüşmüştür. Devletin sınıfsal niteliği, artık ulusal burjuvazinin değil, küresel sermaye Tekellerinin ihtiyaçlarına göre şekillenmektedir.

Üçüncü Paylaşım Savaşı’nın temel karakteride burada ortaya çıkar. Bu savaş, ulusların değil, sınıfların savaşıdır. Daha doğrusu, tekelci sermaye ile onun bölgesel işbirlikçileri arasındaki yeniden paylaşım mücadelesidir. Ortadoğu’nun bu savaşın merkezine oturması, yalnızca enerji kaynaklarının bolluğundan değil, aynı zamanda bölgenin tarihsel olarak emperyalist güçlerin nüfuz alanı olmasından kaynaklanır. ABD, AB, Rusya ve Çin gibi güçler, bölgedeki enerji hatlarını, ticaret yollarını ve siyasal rejimleri kendi çıkarlarına göre yeniden düzenlemek için harekete geçmiştir. Bu düzenleme, görünürde “demokrasi”, “insan hakları”, “terörle mücadele” gibi söylemlerle meşrulaştırılsa da, özünde tekelci sermayenin çıkarlarını koruma operasyonudur.

Bu savaşın bir diğer belirleyici yönü, vekalet savaşlarıdır. Tekelci sermaye, doğrudan çatışmaya girmek yerine, bölgesel işbirlikçi sınıfları ve onların kontrolündeki devletleri kullanarak savaş yürütür. Bu nedenle Ortadoğu’da yaşanan çatışmalar, halkların değil, Küresel sermaye Tekellerinin çıkar çatışmalarının yansımasıdır. Irak’ın işgali, Suriye’nin parçalanması, Yemen’in yıkımı, Filistin’in sürekli kuşatma altında tutulması, İran’ın çevrelenmesi, Türkiye’nin bölgesel rolünün yeniden tanımlanması bunların tamamı Üçüncü Paylaşım Savaşı’nın cepheleridir. Bu cephelerde savaşanlar halklardır, fakat savaşın gerçek tarafları tekelci sermaye güçleridir.

Kapitalizmin yapısal krizi, yalnızca Ortadoğu’da değil, dünya genelinde siyasal rejimlerin otoriterleşmesine yol açmıştır. Çünkü sermaye birikimi derinleştikçe, Demokrasi sermaye için bir engel haline gelir. Halkların talepleri, sermayenin çıkarlarıyla çeliştiğinde, Devlet baskı aygıtlarını devreye sokar. Bu nedenle bugün dünyanın birçok bölgesinde otoriter rejimlerin yükselişi, kapitalizmin krizinin siyasal sonucudur. Tekelci sermaye, kendi çıkarlarını korumak için demokratik mekanizmaları zayıflatmakta, medya tekelleri aracılığıyla ideolojik hegemonya kurmakta, güvenlik aygıtlarını güçlendirmekte ve halkların örgütlenme kapasitesini bastırmaktadır.

Bu süreç, işçi sınıfının yapısını da köklü biçimde değiştirmiştir. Geleneksel sanayi proletaryası, üretimin otomasyonu ve dijitalleşmesiyle daralmış; yerine güvencesiz, esnek, parçalı ve örgütsüz bir yeni proletarya ortaya çıkmıştır. Platform işçiliği, taşeronlaşma, evden çalışma gibi yeni emek biçimleri, işçi sınıfını daha görünmez, daha savunmasız ve daha parçalı hale getirmiştir. Bu durum, tekelci sermayenin işçi sınıfı üzerindeki denetimini artırmış; sendikal örgütlenmeyi zayıflatmış; sınıf bilincinin dağılmasına yol açmıştır. Fakat aynı zamanda, küresel ölçekte ortak bir sömürü mekanizması yarattığı için, yeni bir uluslararası sınıf dayanışmasının da zeminini oluşturmuştur.

Üçüncü Paylaşım Savaşı’nın bir diğer boyutu, finansal sömürüdür. Finans kapital, üretimden koparak spekülasyon üzerinden devasa kârlar elde etmekte; borçlandırma mekanizmalarıyla devletleri ve halkları kontrol altına almaktadır. IMF, Dünya Bankası, kredi derecelendirme kuruluşları ve uluslararası finans tekelleri, ülkelerin ekonomik politikalarını belirleyen görünmez bir hükümet gibi çalışmaktadır. Bu nedenle bugün birçok ülkenin ekonomik bağımsızlığı fiilen ortadan kalkmış; ulusal egemenlik, finans kapitalin çıkarlarına göre yeniden tanımlanmıştır. Bu durum, Üçüncü Paylaşım Savaşı’nın ekonomik cephesini oluşturur.

Tüm bu süreçler, kapitalizmin tarihsel olarak tıkandığını gösterir. Sistem, kendi iç çelişkilerini çözemez hale gelmiş; genişleme zorunluluğu yeni savaş alanları yaratmak dışında bir çıkış yolu bırakmamıştır. Bu nedenle Ortadoğu’daki yeniden paylaşım tamamlandığında, tekelci sermaye gözünü Afrika’ya dikecektir. Afrika’nın devasa doğal kaynakları, genç nüfusu ve sömürüye açık yapısı, dördüncü paylaşım savaşının sahnesi olacaktır. Bu savaş, kısa süreli bir çatışma değil, iki yüz yıl sürecek uzun bir hegemonya mücadelesi olacaktır. Çünkü kapitalizmin genişleme alanı daralmış; sistem, kendi varlığını sürdürebilmek için yeni coğrafyaları sömürmek zorunda kalmıştır.

Bu tablo karşısında dünya emekçi halklarının görevi açıktır: mücadeleyi küreselleştirmek. Sermaye küreselleşmişse, emek de küreselleşmek zorundadır. Tekelci sermayenin dünya çapındaki saldırısına karşı, dünya çapında bir Devrimci hat örmek zorunludur. Marksist‑Leninist teorinin yeniden irdelenmesi, bu mücadelenin teorik temelini güçlendirecek, Emperyalizmin güncel biçimlerini anlamak, dijital sömürü mekanizmalarını çözmek ve yeni proleterleşme biçimlerini analiz etmek, Devrimci hareketin stratejik yönelimini belirleyecektir. Bugün insanlığın önünde iki seçenek vardır, ya Barbarlık, ya Sosyalizm. Bu seçenek, artık bir slogan değil, tarihsel bir zorunluluktur.

YAZARIN DİĞER YAZILARI