Azerbaycan ile Ermenistan arasında bir asrı aşkın süredir devam eden çatışma hali, kökenini 31 Mart 1918’de yaşanan trajik olaylara dayandırır. Bu tarih, Güney Kafkasya’da birlikte yaşama kültürünün ağır bir yara aldığı, hafızalarda derin izler bırakan bir kırılma noktasıdır. Yaşanan acılar, yalnızca bir halkın değil; bütün bölgenin ortak hafızasına kazınmıştır.
Ancak tarih, yalnızca acıların kronolojisi değildir. Tarih aynı zamanda, nasıl birlikte yaşanabildiğinin de hafızasıdır.
Birlikte Ama Ayrışık Yaşamanın Tecrübesi
Türkler ile Ermeniler, Kafkasya’da ve Anadolu’da yüzyıllar boyunca birlikte ama ayrışık bir hayat sürdürmüşlerdir. Kültürel ve inançsal sınırlar korunmuş, toplumsal mesafe muhafaza edilmiş; buna karşın gündelik hayat karşılıklı saygı ve işlevsel ilişkiler üzerinden devam etmiştir. Bu tarihsel tecrübe, çatışmanın halklar arasında doğal ve kaçınılmaz bir durum olmadığını açıkça göstermektedir.
Zihinsel Kopuş ve Taşnak Etkisi
Bu dengeyi bozan unsur, halkların kendisi değil; 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında ortaya çıkan ideolojik örgütlenmeler olmuştur. Özellikle Taşnak çizgisiyle şekillenen siyasal zihniyet, Ermeni kimliğini bulunduğu coğrafyayla barış içinde var olma fikrinden kopararak, çatışma ve tarihsel hesaplaşma merkezli bir hatta taşımıştır. Böylece tarih, ortak bir hafıza alanı olmaktan çıkmış; siyasal mücadelenin sert bir aracına dönüşmüştür.
31 Mart 1918, bu zihniyetin sahaya yansıdığı en ağır kırılma noktasıdır. Bu tarih, yalnızca bir trajedinin değil; birlikte yaşama tecrübesinin ideolojik şiddetle kesintiye uğratılmasının da simgesidir. Sonraki on yıllarda yaşanan çatışmalar, bu zihinsel kopuşun farklı biçimlerde yeniden üretilmesinden ibarettir.
Savaş Sonrası Gerçeklik
2020’de yaşanan ve 44 Günlük Savaş olarak anılan süreç, Güney Kafkasya’da yeni bir gerçekliği görünür kılmıştır. Bu süreç, yalnızca askeri dengeleri değil; barışın artık ertelenemez bir ihtiyaç olduğunu da ortaya koymuştur. Çatışma siyasetinin sürdürülebilir olmadığı, sahadaki sonuçlarla birlikte açık biçimde anlaşılmıştır.
Bugün gelinen noktada asıl mesele, Ermeni halkının geleceğini, onu uzun yıllar boyunca çıkmaza sürükleyen Taşnak zihniyetiyle özdeşleştirmemektir. Barış, geçmişi inkâr etmek değil; geçmişi belirli bir ideolojik okumanın tekeline bırakmamaktır.
Coğrafyanın Dayattığı Gerçeklik
Güney Kafkasya, tarihsel olarak Türk dünyasıyla iç içe şekillenmiş bir coğrafyadır. Bu havzada devletlerin güvenliği, ekonomik refahı ve siyasal istikrarı; ideolojik tercihlerden çok coğrafyanın dayattığı ilişkiler ağı tarafından belirlenir. Ermenistan da bu gerçekliğin dışında değildir.
Ermenistan’ın bulunduğu jeopolitik konum, onu kaçınılmaz biçimde Türk dünyasıyla temas eden, bu medeniyet havzasıyla denge ve uyum üretmek zorunda olan bir devlet hâline getirmektedir. Bu durum bir kimlik tartışması değil; devlet aklına dair bir zorunluluktur.
“Türkî” Gerçeklik ve Devlet Aklı
Bu bağlamda “Türkî” gerçeklik, Ermenistan için bir kimlik dayatması değil; içinde bulunduğu coğrafyayla uyumlu davranma zorunluluğunun adıdır. Kalıcı barış ve sürdürülebilir istikrar, Taşnak döneminin çatışmacı mirasını aşan, komşularıyla denge ve iş birliği üreten bir devlet aklıyla mümkündür. Bu akıl galip gelirse, Ermenistan; kendi kimliğini koruyarak, ancak bölgenin tarihsel ve medeniyet gerçekliğiyle uyum içinde, “Türkî” bir cumhuriyet olma yolunda önemli bir mesafe kat etmiş olacaktır.
Barışın Sembol Dili
Bu noktada semboller de önemlidir. Ağrı Dağı, Nuh’un Gemisi anlatısıyla insanlık tarihinde bir kurtuluşun simgesi olarak yer alır. Aynı sembol, bugün Kafkaslar’da çatışmanın değil; barışın ve ortak geleceğin diliyle yeniden anlamlandırılabilir.
Bu çerçevede, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ile Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan’ın birlikte aldığı insan kardeşliği temalı ödül, barış için bir fırsat olmanın ötesinde, iki halkın yeniden yan yana durabilme ihtimalinin sembolü olarak da okunabilir.
Barış İçin Gerçek Bir Zemin Var
Temennimiz odur ki bu adım, yalnızca liderler düzeyinde kalan bir jest olarak değil; toplumların hafızasında yeni bir sayfanın açılmasına vesile olan bir işaret hâline gelsin. Çünkü barış, metinlerle değil; zihniyetlerle başlar. Ve Kafkaslar’da yüz yılı aşan bir çatışma hafızası değişecekse, bu ancak karşılıklı tanıma, saygı ve birlikte yaşama iradesinin yeniden inşa edilmesiyle mümkün olabilir.
Bugün barış hâlâ kırılgan olabilir; fakat ilk kez, gerçekçi bir ihtimaldir. Bu ihtimali kalıcı bir geleceğe dönüştürmek ise yalnızca devletlerin değil, halkların da ortak sorumluluğudur.
