Ortadoğu yanıyor. ABD–İsrail ekseni İran’a vururken dünya ikiye bölünmedi; çok daha tehlikelisi oldu: Dünya, ilkesizlikte birleşti. Bu yangının ortasında İspanya’nın “hayır” çıkışı bir istisna gibi parladı. Ama Türkiye’de ve dünyada solun tepkisine baktığında ortaya çıkan tablo şu:
Sorun savaş değil.
Sorun, solun artık neye karşı olduğunu bile bilmemesi.
Bu cümleyi hafife alma. Çünkü bu, bir politik tespitten çok daha fazlası: Bu, tarihsel bir çözülmenin teşhisidir. Ve bu çözülme sadece örgütlerde, partilerde ya da liderlerde değil; doğrudan zihniyetin kendisinde yaşanıyor. Bugün sol, düşmanı tanımlayamayan, dostu ayırt edemeyen ve en önemlisi kendi ilkelerini tutarlı biçimde savunamayan bir kimlik krizinin içinde sürükleniyor.
TÜRKİYE’DE SOL: REFLEKS VAR, İLKE YOK
Türkiye’de kendini “sol” olarak tanımlayan geniş kesimlerin bu savaşa verdiği tepki üç kalıpta toplandı:
- Otomatik anti-Amerikancılık
- Sessiz dengecilik
- İsrail eleştirisini bile ölçerek yapan korkaklık
Ama bunların hiçbiri gerçek bir politik pozisyon değil.
Çünkü gerçek pozisyon şudur:
Aynı anda üç şeyi söyleyebilmek:
- ABD’nin emperyal müdahalesine karşıyım
- İsrail’in bölgesel militarizmine karşıyım
- İran’ın otoriter rejimini de meşru görmüyorum
Türkiye solunun önemli bir kısmı bunu yapamıyor.
Çünkü zihinsel olarak hâlâ Soğuk Savaş’ta yaşıyor.
Ama mesele sadece tarihsel gecikmişlik değil. Daha derin bir problem var: Zihinsel tembellik. Analiz yerine slogan, ilke yerine refleks, düşünce yerine alışkanlık var. Bu yüzden Türkiye’de sol, karmaşık bir jeopolitik krizi çözümleyemiyor; onu basit bir “iyi-kötü” hikâyesine indirgemeye çalışıyor.
Gerçeklik buna izin vermiyor.
CHP VE MERKEZ SOL: İLKE DEĞİL, ANKET SİYASETİ
CHP çizgisi bu krizde en net şekilde açığa çıktı.
Ne yaptı?
- Açık bir antiemperyalist duruş koymadı
- ABD’ye doğrudan karşı çıkmadı
- İsrail’e yönelik eleştirileri sınırlı ve diplomatik tuttu
Bu ne demek biliyor musun?
Bu, dış politikanın bile “seçmen tepkisi” üzerinden okunması demek.
CHP bugün bir ilke partisi değil, bir risk yönetim şirketi gibi davranıyor.
Savaş konusunda bile “fazla sert olursak nasıl algılanır?” hesabı yapılıyor.
Ama burada daha tehlikeli bir şey var: Bu yaklaşım bulaşıcıdır. Merkez sol ilkesizleştiğinde, çevresindeki tüm politik alanı da kendine benzetir. Böylece siyaset, değer üretme alanı olmaktan çıkar; sadece hasar kontrolü yapılan bir teknik işe dönüşür.
Oysa siyaset tam da böyle anlarda belli olur.
İspanya risk aldı.
Türkiye’de merkez sol risk hesapladı.
Aradaki fark bu.
RADİKAL SOL: RETORİK VAR, GERÇEKLİK YOK
Daha solda duran yapılar ise başka bir sorun yaşıyor:
Onlar için hâlâ denklem basit:
“ABD kötüyse, karşısındaki iyidir.”
Bu çocukça bir analiz.
İran bir antiemperyalist model değil.
Bölgesel güç, kendi nüfuz alanını genişletmeye çalışan bir devlet.
Ama Türkiye’de bazı sol çevreler hâlâ bu gerçeği görmek istemiyor.
Çünkü ideolojik konfor alanları buna izin vermiyor.
Bu yüzden ortaya şu absürt durum çıkıyor:
- ABD eleştirisi doğru
- İsrail eleştirisi doğru
- Ama İran eleştirisi yok
Bu, analiz değil. Bu, taraf tutma refleksi.
Daha sert söyleyelim: Bu, entelektüel dürüstlükten kaçıştır. Çünkü aynı anda iki gerçeği kabul etmek zor geliyor. Kolay olan seçiliyor. Ama kolay olan siyaset değildir; kolay olan propaganda olur.
İSPANYA İLE TÜRKİYE ARASINDAKİ FARK: CESARET DEĞİL, ZİHNİYET
İspanya’nın tavrı sadece siyasi cesaret meselesi değil.
Bu bir zihniyet farkı.
İspanya şunu yaptı:
“Ben müttefikim ama her savaşta yanınızda değilim.”
Türkiye’de ise siyaset şu seviyede:
“Ben ne dersem bana zarar verir mi?”
Yani mesele korkaklık değil.
Mesele, siyasetin ilke üretme kapasitesini kaybetmiş olması.
Ve bu kayıp sadece bugünün değil, yılların birikimi. Türkiye’de siyaset uzun zamandır stratejik değil, reaktif. Olaylara yön veren değil, olayların peşinden sürüklenen bir yapı hâline gelmiş durumda.
DÜNYA SOLU: TARİHSEL BİR ÇÖZÜLME
Türkiye’de gördüğün kriz aslında yerel değil.
Bu, dünya solunun yapısal çöküşünün bir parçası.
Bugün küresel sol üç ana hatta parçalanmış durumda:
1. Batı Liberal Solu: Emperyalizmin Vicdan Muhasebecileri
ABD ve Avrupa’daki liberal sol, kendini hâlâ “ilerici” olarak tanımlıyor.
Ama pratikte yaptıkları şey şu:
- NATO müdahalelerini “insani müdahale” diye meşrulaştırmak
- İsrail’i eleştirirken sınırı aşmamaya dikkat etmek
- ABD hegemonyasını doğrudan sorgulamamak
Bu kesim artık sistemin karşıtı değil, düzenin ahlaki süsüdür.
Daha açık söyleyelim: Bu sol, emperyalizmin yumuşak yüzüdür. Sert gücü eleştirmeden, sadece onun estetiğini tartışır.
2. Kampçı Sol: Yeni Soğuk Savaş Refleksi
Bu kesim dünyayı hâlâ iki bloklu okuyor:
- ABD karşıtı olan herkes potansiyel müttefik
- Rusya, Çin, İran gibi aktörler “denge unsuru”
Bu yaklaşımın sorunu şu:
Emperyalizmi sadece Batı’ya indirgemek.
Oysa güç neredeyse orada tahakküm vardır.
Bu yüzden bu sol, eleştirdiği şeyin aynısını yeniden üretir.
3. Kimlikçi ve Postmodern Sol: Siyasetsizleşmiş Muhalefet
Bu kesim için ana mücadele alanı artık ekonomi ya da emperyalizm değil,
kültürel ve söylemsel alan.
Ama bu yaklaşımın ciddi bir açmazı var:
Savaşlar, krizler ve jeopolitik çatışmalar
kimlik teorileriyle analiz edilemez.
Sonuç?
Gerçeklikten kopuş.
Ve gerçeklikten kopan bir siyaset, eninde sonunda etkisizleşir.
4. Küresel Güney Solu: Direniş Var Ama Dağınık
Latin Amerika, Afrika ve Asya’daki bazı sol hareketler hâlâ daha net:
- ABD müdahalelerine karşılar
- Ekonomik bağımsızlık vurgusu yapıyorlar
Ama burada da başka bir sorun var:
Tutarlılık eksikliği.
Çünkü bu hareketlerin bir kısmı:
- Kendi içlerindeki otoriterliği görmezden geliyor
- “Dış düşman” söylemiyle iç politikayı meşrulaştırıyor
Bu da antiemperyalizmi bir özgürlük projesi olmaktan çıkarıp,
bir iktidar aracına dönüştürüyor.
AVRUPA SOLU VE İSPANYA: İSTİSNA MI, YENİ BAŞLANGIÇ MI?
İspanya’nın tavrı bu yüzden önemli.
Çünkü Avrupa’da uzun zamandır ilk kez bir sol hükümet:
- NATO çizgisine mesafe koydu
- ABD’ye açık itiraz etti
- Savaş makinesine lojistik destek vermedi
Ama şunu da net söylemek gerekiyor:
Bu bir kopuş değil.
Bu bir sınır çizme girişimi.
İspanya hâlâ sistemin içinde.
Ama en azından şunu söylüyor:
“Her oyunda yokum.”
Bu küçük gibi görünür.
Ama bugünün dünyasında bu bile radikal.
Çünkü bugün radikal olan şey bağırmak değil;
bağlı olduğun güce “hayır” diyebilmektir.
ASIL KRİZ: SOLUN AHLAKİ İFLASI
Bugün Türkiye’de de dünyada da solun en büyük sorunu örgüt değil.
Teori de değil.
Asıl sorun şu:
Ahlaki tutarlılık yok.
Aynı çevreler:
- Bir savaşta insan hakları diye bağırıyor
- Diğerinde susuyor
- Birinde emperyalizm diyor
- Diğerinde görmezden geliyor
Bu sürdürülebilir değil.
Çünkü artık herkes şunu görüyor:
Bu bir ilke meselesi değil, pozisyon meselesi.
Daha sert söyleyelim: Bu bir ikiyüzlülük krizidir.
GERÇEK ANTİEMPERYALİZM NEDİR?
Gerçek antiemperyalizm konforlu değildir.
Şunu gerektirir:
- Kendi tarafına da karşı çıkabilmek
- Popüler olmayanı söyleyebilmek
- Aynı anda birden fazla gücü eleştirebilmek
Bu zor.
Ama sol zaten zor olanı yapmak için vardır.
Kolay olanı yapmak için değil.
Bugün solun büyük kısmı zor olanı değil,
alkış getiren olanı tercih ediyor.
Ve bu tercih, onu yavaş yavaş etkisizleştiriyor.
YA YENİDEN KURULUŞ YA TARİHSEL SİLİNİŞ
İspanya’nın çıkışı bir umut değil, bir uyarıdır.
Çünkü bu bize şunu gösteriyor:
Devletler bile zaman zaman ilkeli davranabilir.
Ama sol?
Türkiye’de de dünyada da hâlâ reflekslerle, korkularla ve ezberlerle hareket ediyor.
Eğer bu değişmezse şunu net söyleyeyim:
Sol, iktidar olmayı bırak,
toplumu ikna etme kapasitesini bile kaybedecek.
Ve o zaman mesele şu olmayacak:
“Sol neden kazanamıyor?”
Mesele şu olacak:
“Sol hâlâ var mı?”
Çünkü tarih boşluk kabul etmez.
Sol bu boşluğu dolduramazsa, onu başka güçler doldurur.
Ve o zaman sadece sol kaybetmez.
Toplum kaybeder.
