İran’da özgürlüğe çizilen her yeni sınır, Tahran’da yeni bir barikat üretiyor.
İran’ı anlamak için onu sadece bir dış politika krizine indirgememek gerekir. İran bugün nükleer program, bölgesel güç dengeleri ve yaptırımlar üzerinden konuşuluyor. Ama asıl mesele daha derinde: İran’ın sorunu yalnız dışarıda yaşanan gerilim değil; içeride özgürlüğün adım adım sınırlandığı bir hayat düzenidir.
İran, bölgenin en güçlü kültürel birikimlerinden birini taşır. İsfahan’ın kubbeleri, Şiraz’ın bahçeleri, kadim şehirlerin dili… Bunlar yalnız estetik değildir; İranlılara “biz kimiz?” sorusunu hatırlatan ortak hafızadır. Fakat bugün bu zengin birikim, daralan gündelik hayatın içinde nefes alamıyor. Kültür sokakta yaşamıyor artık; konuşulan ama yaşanmayan bir şeye dönüşüyor.
İran’da şiir edebiyat değildir; kimliktir. Ve bazen bir ülkeyi en iyi tek bir mısra anlatır:
“Cho Irân nabâshad, tan-e man mabâd.” (Firdevsi)
Yani: İran olmazsa ben de olmayayım.
Bu mısra, İran’a duyulan derin sevginin cümlesidir; insanın sadece doğduğu değil, yaşadığı, bağ kurduğu ve yüreğiyle sahiplendiği bir vatanı anlatır.
Bu tabloyu yalnız ekonomiyle ya da dış baskıyla açıklamak eksik kalır. Asıl kırılma, devletin toplumla kurduğu ilişkinin değişmesinde başlar.
1979’dan sonra İran’da sadece yönetim değil, “normal hayat” da yeniden tanımlandı. Devlet, hayatın sınırlarını çizen bir denetim düzeni kurdu. Kadınların görünürlüğü, giyim kuşam, kamusal davranış, gençliğin dili… Zamanla gündelik yaşamın pek çok unsuru toplumsal bir mesele olmaktan çıkıp güvenlik başlığına dönüştü.
Bu yaklaşımın en belirgin etkisi sanat ve kültürde görüldü. Çünkü insan zihni ve ruhu özgürken yaratır. Alan daraldıkça sanatçı için soru değişti: “Ne anlatmalıyım?” değil, “Ne anlatırsam sorun olur?” Bu yalnız eleştiriyi değil, sıradan hayatı anlatma cesaretini de kırdı. Kültür yok olmadı; ama iki ayrı yola girdi: Bir yanda izinli resmi dil, diğer yanda halkın gerçek duygusunu taşıyan, dolaylı ve sembolik bir anlatım dili.
Baskının en güçlü tarafı çoğu zaman görünmeyendir; barikat sokakta değil, insanın zihninde kurulur. Etiketlenme korkusu büyüdükçe insanlar cezadan çok sonuçlardan çekinir, kamusal alan daralır ve kültür de açık konuşmak yerine başa iş açmayacak, kimseyi hedef göstermeyecek cümlelerle kendini korumaya çalışır.
Burada “kültür” derken kastım konser ya da sergi değil; insanların sokakta kendileri gibi konuşabilmesi, giyinebilmesi, gülebilmesi ve özgürce bir araya gelebilmesidir.
Ekonomik sıkışma tabloyu ağırlaştırıyor. Yaptırımlar etkili; ama aynı zamanda öngörülemezlik, kurumsal tıkanma ve şeffaflık eksikliği de belirleyici. Ekonomi yalnız fiyat değildir; toplumun “yarın” duygusudur. Yarına güven azaldıkça kırılganlık artar. Toplum zorlandıkça iktidar her meseleyi “tehdit ve kontrol” diliyle konuşur. Bu dil arttıkça normal hayat kısıtlanır. İnsanlar ne söylediğine, ne paylaştığına, nerede bulunduğuna daha fazla dikkat ederek yaşamaya başlar.
Bu basıncın merkezinde İran’ın gençleri var. Eğitimli, şehirli, dünyayı takip eden bir kuşak. Talepleri önce siyasi değil, insani: daha normal bir hayat, daha az korku, daha fazla alan. Ama “normal” bile risk sayıldığında gerilim kaçınılmaz hale geliyor. Çünkü hayat alanı her gün biraz daha daraltılan toplum, sonunda susarak değil tepki vererek konuşur.
Son haftalarda İran’da sokak yeniden hareketlendi. Gösteriler artık “tek olaylık” değil; ülke geneline yayılan, sürekli bir toplumsal gerilim hattına dönüştü. Güvenlik güçlerinin sert müdahalesiyle birlikte bilanço ağırlaşıyor: insan hakları ağlarının derlediği verilere göre 2.571 ölüm doğrulanmış durumda, ayrıca 779 ölüm bildirimi daha incelemede; gözaltı ve tutuklama sayısı 18 bini aşmış görünüyor. Bu tablo yalnız bir protesto dalgasını değil; ülkenin içinde biriken basıncın artık sokakta görünür hale geldiğini gösteriyor.
Dış gerilim bu iç basınca yeni bir katman ekliyor. ABD–İran hattında askeri seçeneğin daha yüksek sesle konuşulduğu dönemlerde risk büyüyor. Bu gerilim İsrail–İran hattıyla daha da yükseliyor; çünkü bölgedeki her karşılıklı hamle, yalnız iki ülkeyi değil tüm dengeleri etkiliyor. Bu tür gerilimlerde risk, tarafların karşılıklı hamleleriyle adım adım büyür. Her yeni hamle, tansiyonu artırır; içerideki basıncı da ağırlaştırır.
İran’ı bekleyen ihtimaller çok. Ama en yıpratıcı ihtimal sessiz olanıdır: dış baskı sürerken içeride özgürlüğün daha da daralması. Manşet olmaz belki; ama ülke içeriden sıkışır, yorulur ve patlama noktasına gelir.
İran’ın hikâyesi, geçmişten geleceğe uzanan bir derstir:
Özgürlük ertelendikçe, bedel büyür.
