İngiltere seçim sonuçları Avrupa Birliği’nin parçalanma sürecini hızlandırır

12 Aralık Perşembe akşamı tüm dünya nefesini tutmuş, İngiltere genel seçimlerinin sonucuna kilitlenmişti. Seçimlere dair geleneksel ve alternatif medyada yoğun bir biçimde propaganda savaşı yürütüldü. Bu girişin ardından seçimlere dair ilk çıkarsamamızı yapalım. Labour Parti (‘İngiltere’İşçi Partisi), bu propaganda savaşından büyük bir hezimetle çıktı. Bu şöyle bir hezimet: ‘İşçi Partisi, dün yapılan seçimlerde 59 sandalye kaybetti ve milletvekili sayısı 203’e geriledi. Bu, İşçi Partisi’nin 1935 yılından bu yana kaydettiği en kötü performans oldu’ İşçi Partisinin seçim süreci başladığı andan ve propaganda süresince sokakta kazanacağına dair herhangi bir emare yoktu. Hatta İşçi Partisinin bu seçimden zaferle çıkması, sürpriz olarak kabul ediliyordu. Bu partinin yoksulları ve işçileri ne derece temsil ettiği önemli bir tartışma konusu. Partinin ülkedeki algısını düzeltmek için Jeremy Corbyn, önemli bir çaba gösterdi. Bugüne dek yaptıklarını dikkate aldığımızda Corbyn’in değişime direnen bir lider olduğunu söylemek doğru bir yaklaşım tarzı değil.

İngiltere’deki genel seçim sonucunda partilerin aldıkları oy oranları ve milletvekili sayısı şu şekilde:
Muhafazakâr Parti %43,4 (350 milletvekili)

İşçi Partisi %32,6 (202 milletvekili)

Liberal Demokrat Parti %11,3 (10 milletvekili)

İskoç Ulusal Partisi %3,9 (46 milletvekili)

Yeşil Parti %2,7 (1 milletvekili)

Brexit Partisi %2,1 (Milletvekili çıkaramadı)

Diğer partiler (14 milletvekili)

İngiltere’deki genel seçimi tek başına iki partinin (Muhafazakâr Parti ve İşçi Partisi) bilek güreşi olarak görememek gerekir. Boris Johnson’un seçimden zaferle ayrılmasında azınlıktaki ‘milyonerlerin’ bağışlarının ve İsrail lobisinin etkisi büyük. İngiltere gibi bir ülkedeki seçimleri makro ölçekli küresel politikalar bağlamından kopuk olarak değerlendirmemek gerekir. Bu büyük ölçekteki etkileri kısaca sıralayalım:

 

  • Brexit olarak bilinen ve İngiltere’nin AB’den çıkış sürecini hızlandıracak olan iktidarın; yani Muhafazakâr Parti’nin kazanmasını sağlamak.
  • Özellikle 1980’li yıllardan sonra hızlanan Neo-Liberal ekonomi politikalarının devam ettirilmesi. 
  • İsrail-Filistin sorununda İngiltere’nin temel devlet politikalarına muhalefet eden ‘İşçi Partisi’ liderini Antisemitizm yapmakla suçlamak. 
  • Muhafazakâr Partiyi demokrasinin ve batı medeniyetinin ‘özetle liberal ideolojinin’ yegâne temsilcisi olarak göstermek.
  • Mültecilere karşı küresel düzeyde oluşan ve sınırları yükseltmeyi hedefleyen politikalardan taviz verilmemesi.

 

Makro ve Mikro düzeyde diye kategorize etmeye çalıştığım tüm politik etkileri iç ve dış meseleler olarak ayırt etmek kolay değil. Bunların girift meseleler olduğunu unutmamakta fayda var. Sadece sonuca dair okuyucunun basit bir çıkarımda bulunabilmesi adına bunu yaptığımı belirtmeliyim. Corbyn, çeşitli manevralarla bu makro ölçekli tedirginlikleri aşmayı ya da politik açıdan buradaki gücü hafifletmeyi denemiş olabilir. AB parlamentosu Fransa’nın Strazburg şehrinde 19 Eylül’de ‘Avrupa’nın Geleceği İçin Avrupa’nın Hatırasının Önemi’ (Importance of European remembrance for the future of Europe) başlıklı önergeyi kabul etti. Bu önerge Alman Nazizm’i ile Komünizmi aynı ideoloji potasında eritmeye çalışmakta. Corbyn’in bu kararda imzasının olduğunu hatırlatmak gerekir. 

Tüm seçim sürecine sınıfsal açıdan bakacak olursak Jeremy Corbyn’in vaatleri ‘Milyarderler’ için kesinlikle kabul edilemezdi. Bu yüzden Corbyn, ‘Sosyalizmin gerçekçi bir seçenek olmadığını’ dahi söylese dahi hegemonya konumundaki güçleri ikna edemezdi. Corbyn, İşçi Partisi’nin sistemle uyumlu olan geleneğini, kökten sorgulayan bir tavır içerisine girdiği ve Neo-Liberalizm eleştirisini temel aldığı için karşısına güçlü bir sınıf çıktı. Dünya’da küresel bir devrim tehlikesi olmadığına göre sosyal politikaları ön plana çıkaran bir partinin iktidara gelmesi ve liberal politikaların revize edilmesi bu sınıfa göre teklif edilmesi en ahlaksız önergelerden biriydi. Bu yüzden Jeremy Corbyn ve ekibi demokrasi düşmanı hatta antisemitist olarak nitelendirildi ve karşı politika bu temel üzerine yükseldi. O zaman mikro ölçekte şunlar belirleyici oldu:

 

  • İşçi Partisinin Neo-Liberal politikaları sorgulaması ve milyarderlere vergi getirilmesi gerektiğini önermesi.
  • Jeremy Corbyn, siyasette aktif olduğu dönemden beri mültecilere karşı hep yapıcı ve ılımlı bir tavır sergiledi. Mültecilere karşı daha yumuşak politikalar geliştirilmesinin önerilmesi.
  • Sağlık, eğitim, ulaşım gibi temel kamusal hizmetlerdeki Neo-Liberal düzenlemelerin halkın lehine revize edilmesi.

 

Tüm bu gerekçeler dikkate alındığında seçim içerisinde güçlü sınıfsal gerilimler yaşandığını hissetmek mümkün. Sonuçlara bakıldığında propagandaya en büyük bütçeyi ayıran tarafın seçimi kazandığını görüyoruz. Amerika’da geçmişte yapılan seçimleri dikkate aldığımızda özellikle William McKinley’i ABD’li milyarderlerin açık bir biçimde desteklediği bilinen bir gerçek. İşçi Partisinin kendisini kitlelere anlatmakta ve tanıtmakta yeterli desteği bulamadığı ya da bunu finanse etmekte zorlandığı söylenebilir. 

İngiltere kritik bir eşiği aşmış durumda. Bu haliyle artık sınıfsal gerilimlerini seçim yoluyla çözmekten çok uzak bir toplum duruyor karşımızda. Demokrasi gibi güçlü bir bayrağın Muhafazakarların lehine işletilmesi, durumu daha da trajikomik bir hale getiriyor. Her halükârda güçlü bir seçim tecrübesi olan sistemi, yine onun oyun sahasında, seçimlerde yenebileceğini düşünmek çocuksu bir saflığı ya da gizli bir art niyeti örtmeye yarıyor. Bu yüzden Fransa’daki genel grev, İngiltere’deki genel seçimlerden daha önemli. Buradaki refleksin esas itibariyle Neo-Liberalizmin kaderini belirleyeceğini düşünebiliriz. 

Sonuç olarak İngiltere’deki seçimlerin bu şekilde neticelenmesi, sadece sosyal medya kullanıcıları için büyük bir sürpriz oldu. İşçi Partisinin sadece bu mecraya odaklanarak ulaştığı zafer ihtimalinin sonu büyük bir hüsran oldu. Muhafazakâr Parti %45 oyla parlamentodaki 364 sandalyenin hâkimi oldu. Gündelik yaşamı, sosyal medyaya sıkıştıranların ve sığ düşüncelerin birer bilgi seli halinde aktığı twitter’ı sağlıklı düşünmemizin önündeki en büyük engellerden biri olarak kabul etmek gerekir. Sadece buraya odaklanan kullanıcıların ve en kötüsü politikacıların sokağın gerçekliğine yabancılaştığı rahatlıkla söylenebilir. İngiltere halkının yaptığı bu tercih, hem adayı hem de AB’nin geleceğini ciddi bir biçimde etkileyecek. Avrupa Birliği adım adım parçalanırken, İngiltere bu haliyle nasıl bir bütün olarak kalacak? ‘Gordionun düğümü’ bu gerilimli başlıklar üzerinde birleşirken, gelecekte radikal gelişmelere hazırlıklı olmakta ve sosyal medyayı ana iletişim ve enformasyon kaynağı olarak görmemekte fayda var.

Seçim sonuçlarının muhtemel marjinal etkilerini sıralamak gerekirse:

 

  • İskoçya’nın bağımsızlığını savunan ve Boris Johnson ile uzlaşması zor görünen İskoç Ulusal Partisi, İngiltere parlamentosunda İskoçya’ya ayırılan 59 sandalyenin 49’unu kazandı. Kendisini AB’nin parçası olarak gören İskoç politikacılar, İskoçya’nın bağımsızlığını yeniden gündeme getirebilir.
  • Kuzey İrlanda (İrlanda’da kuzey ‘Ulster’ anlamına gelmekte), İngiltere ve İrlanda Cumhuriyeti arasında yeniden bir sorun haline gelebilir. Yine kendisini AB’nin bir parçası olarak gören İrlanda Cumhuriyeti’nin AB’den çıkan ve sınırlarını yeniden düzenleyecek olan İngiltere ile nasıl anlaşacağı büyük bir muamma. 
  • AB ile yürütülen ticari ortaklıklar ve vize serbestliği karşılıklı bir anlaşma olmaksızın İngiltere tarafından tek taraflı olarak düzenlenebilir.
  • İngiltere’deki seçim sonuçları, AB’den çıkmak isteyen diğer üye ülkeleri doğrudan etkileyecektir. Bu yüzden AB hızlı bir dağılma sürecine girebilir.

 

Seçim sonuçları İrlanda açısından büyük olaylara gebe gibi görünüyor. Buradaki gerilimi yükseltecek ya da alçaltacak olan tek kişi Boris Johnson. İrlanda başbakanı (İrlanda’daki karşılığı: Taoiseach ) Leo Varadkar, gazetecilere yaptığı açıklamada sakin ve ılımlı bir tablo sergilemeye çalışıyor. The Irish Times’ın haberine göre Varadkar, Boris Johnson’la ticaret ve diğer konularda ılımlı bir diyalog yürütebileceğini düşünüyor. Yine de Johnson’un kafasının içinde ne olduğunu bilemediğini de ekliyor. İrlanda’nın üçüncü büyük partisi konumundaki Sinn Fein’in lideri Mary Lou McDonald, İrlanda halkının geleceğinin Westminster’a sığdırılamayacağını ve İrlanda’nın İngiltere’den bağımsız olarak geleceğini tayin etmesi gerektiğini düşünüyor. İrlanda’daki üçüncü büyük parti olan Sinn Fein’i şu yüzden dikkate alıyorum: İrlanda’daki ilk genel seçimde bu partinin iktidarı zorlaması büyük bir olasılık gibi görünüyor. İngiltere’deki seçim sonuçları ve adadaki siyasi iklim de Sinn Fein’in kazanmasında itici bir güç olabilir. Sonuçlar ne yönde olursa olsun dünyanın büyük trajedilere hazır olması gerektiği (gerçekliği) buz gibi karşımızda duruyor. 

ATGB Dublin Temsilcisi Çağdaş Gökbel

Yorum Yaz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

209,952BeğenenlerBeğen
4,674TakipçilerTakip Et