HALKWEBYazarlarİman, her şeye “evet” demek değil; gerektiğinde “hayır” diyebilmektir

İman, her şeye “evet” demek değil; gerektiğinde “hayır” diyebilmektir

Mesele, insanların ne kadar dindar olduğu değil; Kur’an’ın ne söylediğiyle, onun adına konuşanların ne yaptığı arasındaki mesafedir.

0:00 0:00

Kur’an Ne Söyler, Siyasal İslam Ne Yapar?

Kur’an’ı ayet ayet inceledim. Şunu açıkça söylemek gerekir: Kur’an yalnızca ibadetleri düzenleyen bir kutsal kitap değildir. Gücü sınırlar, adaleti merkeze alır ve insanı yaptıklarından sorumlu tutar. İnsan onurunu doğuştan kabul eder; üstünlüğü servette, soyda ya da makamda değil, ahlaki tutumda arar. İsrafı eleştirir, ölçüyü gözetir, ayrıcalığı değil sorumluluğu esas alır. Kör itaati değil, aklı ve vicdanı diri tutmayı ister.

Peki bugün yaşananlar, Kur’an’ın işaret ettiği bu ahlaki çerçeveyle örtüşüyor mu?

Toplumda giderek yaygınlaşan bir alışkanlık var: İktidar kendisini inanç üzerinden meşrulaştırdığında, yapılanlar daha az sorgulanıyor. Şatafat yadırganmıyor. İsraf olağan kabul ediliyor. Ayrıcalıklar “itibar” gerekçesiyle savunuluyor. Oysa kamu imkanlarının ölçüsüz ve keyfi kullanımı, doğrudan başkasının payının eksilmesi anlamına gelir. Bu nedenle burada mesele bir beğeni ya da rahatsızlık meselesi değildir; zedelenen şey bir duygu değil, adaletin ta kendisidir.

Burada İslam ile siyasal İslamcılığı net biçimde ayırmak gerekiyor.

İslam, ahlaki bir sorumluluk alanıdır. Siyasal İslamcılık ise inancı, bireyin vicdan alanı olmaktan çıkarıp iktidar kurmanın ve iktidarı sürdürmenin aracına dönüştüren bir siyasal pratiktir. Dindarlığı ahlaki bir ölçü olmaktan çıkarır, siyasal sadakatin göstergesi haline getirir.

Bu anlayış kendiliğinden ortaya çıkmadı. Bir boşluktan doğdu.

Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde din, siyasal alandan uzaklaştırılırken toplumla sağlıklı, özgür ve eleştirel bir ilişki kurabileceği sivil bir zemin oluşturulamadı. Din ya devletin denetimine alındı ya da kamusal alandan dışlandı. Bu durum zamanla “mağdur edilmiş inanç” anlatısını besledi. Siyasal İslamcılık, tam da bu boşlukta güç kazandı.

1980 sonrasında bu yapı yeni bir evreye girdi. Din artık yalnızca siyasal değil, ekonomik bir araç haline geldi. “Yeşil sermaye” olarak adlandırılan yapı büyütüldü. Kamu ihaleleri, teşvikler ve devlet imkanları; dini referanslarla örgütlenen sermaye çevrelerine aktarıldı. Böylece inanç üzerinden meşruiyet kazanan ayrıcalıklı bir ekonomik sınıf oluştu.

Ortaya çıkan tablo açıktı: Yoksullara sabır telkin edilirken, yakın çevrelere servet aktarıldı. Kanaatkarlık yüceltildi ama israf büyüdü. Paylaşım ve emek yerine ayrıcalık normalleştirildi. Bütün bu süreçte kul hakkı ise sistemli biçimde göz ardı edildi.

Oysa Kur’an’da kul hakkı, en ağır sorumluluklardan biridir. Çünkü kul hakkı yalnızca Allah ile kul arasındaki bir mesele değildir; insanla insan arasındaki hesabı da içerir. İbadetle telafi edilemez, tövbeyle silinmez; ancak hakkı yenilen kişiyle helalleşilerek giderilebilir. Bu yüzden kul hakkı, dindarlığın en somut sınavıdır.

Kur’an bu konuda son derece nettir:

“Ey iman edenler! Kendinizin, anne-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa adaleti ayakta tutun.” (Nisa, 4/135)

“Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adil olun; bu takvaya daha yakındır.” (Maide, 5/8)

Yani adalet; yakına göre, güce göre, makama göre değişmez.

Bu noktada bir gerçeği daha teslim etmek gerekir. İslam tarihi yalnızca iktidarla yan yana duran yorumlardan ibaret değildir. Dindar ama iktidara mesafeli, hatta eşitlik ve emek mücadelesinin içinde yer almış Müslümanlar da olmuştur. Kendini sosyalist olarak tanımlayan dindarlar, inancı iktidarın değil adaletin dili olarak okumuştur. Benzer biçimde Alevi geleneği de, aynı kutsal kitaba inanmasına rağmen tarihsel olarak iktidarla mesafeli durmuş; dini sarayla değil, vicdanla ve hak arayışıyla birlikte yaşamıştır. Bu örnekler, sorunun dinde değil; dini iktidarla özdeşleştiren yorumlarda olduğunu açıkça gösterir.

Bugün ise liyakat yerine yakınlığın esas alındığı, torpilin sıradanlaştığı bir düzenle karşı karşıyayız. Bir kişinin haksız yere elde ettiği imkan, başkasının gasp edilmiş hakkıdır. Kur’an bu durumu açıkça yasaklar:

“Aranızda mallarınızı haksız yollarla yemeyin.” (Bakara, 2/188)

Peki insanlar neden buna göz yumar?

Çünkü adaletsizlik bir günde gelmez. Parça parça yerleşir. Önce istisna denir, sonra kural olur. Önce “şimdilik” denir, sonra kalıcılaşır. İnsanlar zamanla “hak mı?” diye sormaz; “düzen bozulmasın” demeye başlar. İnanç da bu sessizliğin gerekçesi haline geldiğinde, vicdan susar.

Kur’an’ın ilk hitabını hatırlayalım. “İnan” demez. “İtaat et” demez. “Oku!” der. (Alak, 96/1)

Ve bu kitabın tebliğcisi olan Hz. Muhammed (s.a.v.) nasıl yaşamıştır? Saraylarda değil. Kerpiç bir evde. Gücü vardı ama sergilememiştir. Imkani vardı ama biriktirmemiştir. Yapabilirdi ama yapmamıştır. Bu bir yoksulluk değil, bilinçli bir tercihtir.

Bütün bu tabloya bakıldığında mesele, insanların ne kadar dindar olduğu değil; Kur’an’ın ne söylediğiyle, onun adına konuşanların ne yaptığı arasındaki mesafedir. Kur’an adaleti, ölçüyü ve kul hakkını merkeze alırken; siyasal İslamcılık çoğu zaman gücü, ayrıcalığı ve itaati koruyan bir dile yaslanmıştır. Bugün asıl sorun, bu iki hattın bilinçli biçimde birbirine karıştırılmasıdır. Çünkü Kur’an’ın ahlaki çağrısı iktidarı sınırlar; siyasal yorumlar ise çoğu zaman onu meşrulaştırır.

Kur’an’ın söylediğiyle onun adına yapılanlar arasındaki mesafe büyüdükçe, adalet susar.

YAZARIN DİĞER YAZILARI