HALKWEBYazarlarİktidarıyla, Muhalefetiyle 1983 Meclis’i, 12 Eylül’e Nasıl Bakıyordu

İktidarıyla, Muhalefetiyle 1983 Meclis’i, 12 Eylül’e Nasıl Bakıyordu

Türkiye’de 12 Eylül 1980 askerî müdahalesi bugün ağırlıklı olarak kapatılan siyasi partiler, siyasal yasaklar, gözaltılar, cezaevleri, işkenceler, idamlar ve özgürlükleri sınırlayan uygulamalar üzerinden hatırlanmaktadır.

Oysa 12 Eylül’den yalnız üç yıl sonra yeniden açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılan konuşmalara baktığımızda oldukça farklı bir siyasal dil ile karşılaşırız.

19 Aralık 1983’te Turgut Özal tarafından okunan Hükûmet Programı’nda Türk Silahlı Kuvvetleri’ne şükran sunulmaktadır. Program üzerindeki görüşmeler sırasında yalnız iktidardaki Anavatan Partisi (ANAP) değil, muhalefetteki Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP) ve Halkçı Parti (HP) de 12 Eylül’ün ülkeyi içine düştüğü ağır krizden çıkardığını ve demokrasiye geçişi sağladığını ifade etmektedir.

Bugünden bakıldığında şaşırtıcı görülebilecek bu ortak yaklaşım nasıl açıklanmalıdır?

1983 Meclisindeki siyasetçiler askerî müdahaleyi bütünüyle benimsedikleri için mi böyle konuşmuşlardır? Bu ifadeler yalnız askerî yönetimin baskısının sonucu mudur? Yoksa 12 Eylül öncesinde yaşananların toplumda bıraktığı korku ve 12 Eylül sonrasında duyulan güvenlik hissi de bu dilin oluşmasında etkili olmuş mudur?

Bu sorulara dönemin şartlarını dikkate almadan cevap veremeyiz.

Özal’ın Türk Silahlı Kuvvetleri’ne Şükranı

6 Kasım 1983 seçimlerinde Anavatan Partisi tek başına iktidar olacak çoğunluğu elde etti. Turgut Özal’ın kurduğu Hükûmetin programı 19 Aralık 1983’te TBMM’de okundu.

Özal, konuşmasına millî irade ve demokrasi vurgusuyla başladı. Atatürk’ün “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” ilkesinin değerinden hiçbir şey kaybetmeden yaşamaya devam ettiğini belirttikten sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’ne şu gerekçeyle şükranlarını sundu.

Türk Silahlı Kuvvetleri, Atatürk’ün çizdiği yoldan ayrılmayarak millet iradesinin gerçekleşmesini sağlamış ve demokrasiye bağlılığını bütün dünyaya bir kere daha göstermişti.

Özal’a göre 12 Eylül öncesinde devlet otoritesi zedelenmiş, anarşi, terör ve bölücülük ülkeyi iç savaşın eşiğine getirmişti. Millî Güvenlik Konseyi devlet yönetimini geçici olarak üstlenmiş; kısa zamanda huzur, güven ve asayişi sağlamış; milleti ve devleti karşı karşıya bulunduğu tehlikelerden kurtarmıştı.

Yeni Anayasa’nın 7 Kasım 1982’de kabul edilmesi ve 6 Kasım 1983 seçimlerine uzanan yolun açılması da Özal tarafından Millî Güvenlik Konseyi’nin iyi niyetli çalışmalarının sonucu olarak gösteriliyordu.

Bu anlatıda 12 Eylül, demokrasiyi ortadan kaldıran kalıcı bir askerî rejim olarak değil; işlemez hâle gelen demokratik düzeni geçici olarak durduran, güvenliği sağladıktan sonra yönetimi yeniden milletin temsilcilerine devreden bir müdahale olarak konumlandırılmaktaydı.

ANAP Grubu’nun Şükranı

Anavatan Partisi Grubu adına yapılan konuşmada bu yaklaşım daha da açık biçimde tekrarlandı.

ANAP Grubu, 12 Eylül öncesinde Türkiye’nin ciddi çalkantılar yaşadığını, devlet otoritesinin zedelendiğini ve ülkenin varlığının tehlikeye düştüğünü savunuyordu. Anarşi, terör ve bölücülük sonucunda vatanın sürüklendiği büyük tehlikeden Türk Silahlı Kuvvetleri’nin müdahalesiyle kurtulduğu belirtiliyordu.

Ardından Cumhurbaşkanı Kenan Evren’e, Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyelerine ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne, millî birlik ve beraberliğin sağlanmasına yaptıkları katkı nedeniyle ANAP Meclis Grubu adına şükran sunuluyordu.

Bu ifadelerin yalnız geçmişe yönelik bir teşekkür olmadığı açıktır. ANAP, kendi iktidarının ve yeniden açılan Meclisin meşruiyetini de 12 Eylül yönetiminin hazırladığı geçiş süreciyle ilişkilendiriyordu.

Askerî yönetim, ANAP söyleminde sivil siyasetin karşıtı olarak değil, millet iradesinin yeniden ortaya çıkmasına imkân veren bir geçiş yönetimi olarak değerlendiriliyordu.

MDP’nin Şükran Borcu

Milliyetçi Demokrasi Partisi Genel Başkanı Turgut Sunalp’in yaklaşımı da benzerdi.

Sunalp’e göre Türk Silahlı Kuvvetleri, 12 Eylül Harekâtı ile ülkeyi ve milleti bölünmekten kurtarmıştı. Silahlı Kuvvetler, başka ülkelerde benzeri görülmeyen bir anlayış içinde ilan ettiği programa bağlı kalmış, demokratik rejimin ortamını hazırlamış ve bu düzene fiilen geçilmesini sağlamıştı.

Sunalp bu değerlendirmesini açık bir ifadeyle tamamlıyordu:

Türk Silahlı Kuvvetlerine şükran borcu vardı.

MDP lideri, 12 Eylül öncesindeki karanlık günlerin bir daha yaşanmaması gerektiğini de özellikle vurguluyordu. Bazı şehirlerde yeniden görülmeye başlanan şiddet olaylarına karşı hükûmeti uyanık olmaya ve gerekli tedbirleri zamanında almaya çağırıyordu.

Dolayısıyla MDP açısından 12 Eylül yalnız geride kalmış tarihsel bir olay değildi. Yeniden kurulmakta olan demokratik düzenin hangi tehdide karşı korunması gerektiğini gösteren yakın ve canlı bir tecrübeydi.

Halkçı Parti’nin Tarihin Övgüsü Sözü

1983 Meclisindeki bu yaklaşım yalnız merkez sağ veya askerî yönetime yakın görülen partiyle sınırlı değildi.

Halkçı Parti Grubu adına konuşan Necdet Calp de 12 Eylül’den demokrasiye geçiş sürecini olumlu değerlendiriyordu.

Calp, 12 Eylül 1980 öncesinde toplumsal hayatı sarsan olayların üzerinden henüz üç yıl geçtiğine dikkat çekiyor; bu kadar kısa bir süre içinde demokrasinin yeniden aydınlığa çıkmasını “olağanüstü bir başarı” olarak kabul ediyordu.

Türkiye’nin tarihinin en büyük bunalımlarından birini atlatarak seçimlere gidebilmesi, Türk milletinin en ileri anlamda demokrasiye layık, ehil ve muktedir olduğunu bütün dünyaya göstermişti.

Calp, demokrasiye geçiş sürecinin hızlandırılmasına ve gerçekleştirilmesine katkıda bulunanların, başta Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere 12 Eylül Hükûmetinin ve emeği geçen bütün görevlilerin “tarihin övgüsüne hak kazanacaklarına” inandıklarını söylüyordu.

Halkçı Parti doğrudan “şükran borcu” ifadesini kullanmasa da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve 12 Eylül Hükûmetinin demokrasiye geçişteki rolünü tarihsel bir başarı olarak değerlendiriyordu.

Fakat Necdet Calp’in konuşması burada bitmiyordu.

Calp hemen ardından Türkiye’de özgürlükçü parlamenter demokrasinin bütün kurallarıyla işlemesinden yana olduklarını belirtiyor; demokrasiyi geniş görüşlülük, eleştiriye tahammül, karşı düşüncelere saygı, sorumluluk ve hoşgörü rejimi olarak tanımlıyordu.

Halkçı Parti ayrıca Hükûmet Programı’nda yer alan “Huzur ve güvenin bedeli demokratik nizamdan, insan hak ve hürriyetlerinden vazgeçmek değildir” düşüncesine gönülden katıldığını açıklıyordu.

Bu bakımdan Halkçı Parti’nin tutumu dikkat çekicidir. Parti, 12 Eylül yönetiminin ülkeyi seçimlere götürmesini övmekte; fakat yeni dönemin yönünü askerî yönetimin devamında değil, özgürlükçü parlamenter demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla işletilmesinde görmektedir.

Üç Partinin Ortak Kabulü

ANAP, MDP ve Halkçı Parti arasında ekonomi politikaları, devletin ekonomideki yeri, sosyal adalet, dış politika ve demokrasinin toplumsal içeriği bakımından önemli görüş ayrılıkları vardı.

Ancak 12 Eylül’ün yakın geçmişteki rolü konusunda ortak bir kabul görülmektedir.

Üç parti de 12 Eylül öncesinde devletin ve toplumun ağır bir bunalıma sürüklendiğini düşünmektedir. Üçü de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin müdahalesiyle anarşi ve terör ortamının sona erdirildiğini kabul etmektedir. Yine üçü de askerî yönetimin seçimleri gerçekleştirerek demokrasiye dönüşü sağladığını belirtmektedir.

Aralarındaki fark, 12 Eylül’e ilişkin temel değerlendirmeden çok, 12 Eylül sonrasında kurulacak düzenin niteliğinde ortaya çıkmaktadır.

ANAP, güvenlik ve istikrar ortamını serbest piyasa ekonomisiyle birleştirmek istemektedir. MDP, devlet otoritesinin ve güvenlik politikalarının devamlılığını öne çıkarmaktadır. Halkçı Parti ise sosyal adalet, özgürlükçü parlamenter demokrasi, eleştiriye tahammül ve insan hakları üzerinde durmaktadır.

Bu tablo, 1983 Meclisinde 12 Eylül’ün bugünkü gibi yalnız “darbe” kavramı üzerinden değerlendirilmediğini göstermektedir.

1983 Meclisi Ne Kadar Serbestti

Partilerin bu ifadelerini değerlendirirken 1983 seçimlerinin hangi şartlarda yapıldığını da unutmamak gerekir.

12 Eylül öncesinin siyasi partileri kapatılmıştı. Eski siyasal liderlere yasaklar getirilmişti. Yeni kurulacak partiler ve milletvekili adayları Millî Güvenlik Konseyi’nin denetimine tabi tutulmuş, bazı kurucular ve adaylar veto edilmişti.

Seçimlere yalnız Anavatan Partisi, Halkçı Parti ve Milliyetçi Demokrasi Partisi’nin katılmasına izin verilmişti. Adalet Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi, Millî Selamet Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi gibi 12 Eylül öncesinin siyasal aktörleri kendi adları ve kadrolarıyla seçime girememişti.

Kenan Evren cumhurbaşkanıydı. Cumhurbaşkanlığı Konseyi görev başındaydı. Anayasa ve seçim kanunları askerî yönetim döneminde hazırlanmıştı. Dolayısıyla 1983 Meclisi, tamamen serbest bırakılmış ve geçmişle kesintisiz biçimde yeniden kurulmuş olağan bir parlamenter hayatın ürünü değildi.

Fakat buradan hareketle Mecliste dile getirilen bütün görüşleri yalnızca baskı altında söylenmiş sözler olarak değerlendirmek de eksik olur.

Çünkü 12 Eylül öncesindeki şiddet, ekonomik kriz ve devlet otoritesindeki çözülme toplumun hafızasında henüz son derece canlıydı. İnsanlar sokakların yeniden güvenli hâle gelmesini, siyasal cinayetlerin azalmasını, kuyrukların ve yoklukların sona ermesini doğrudan kendi hayatlarında hissediyordu.

1983’teki şükran ve övgü dili, kontrollü siyasal ortam kadar bu gerçek toplumsal rahatlamanın da ürünüydü.

Dün Şükran Bugün Darbe

Aradan geçen zaman, toplumların geçmişe bakışını değiştirir.

1983 yılında insanlar 12 Eylül’ü değerlendirirken daha çok müdahalenin öncesindeki anarşi ve terör ortamını hatırlıyordu. Bugün ise müdahaleden sonra yaşanan işkenceler, cezaevi uygulamaları, idamlar, siyasal yasaklar ve toplumun siyasetten uzaklaştırılması öne çıkmaktadır.

1983’ün hafızası, “Nereden kurtulduk?” sorusuna dayanıyordu. Bugünün hafızası ise “Kurtuluş adına neler yapıldı?” sorusunu sormaktadır.

Bu iki bakıştan birini seçerek diğerini yok saymak zorunda değiliz.

12 Eylül öncesinde devletin işlemez hâle geldiğini, siyasal şiddetin toplumu parçaladığını ve insanların can güvenliğinin kalmadığını söylemek, askerî yönetim dönemindeki hak ihlallerini onaylamak değildir.

Aynı şekilde 12 Eylül sonrasında yaşanan işkenceleri, idamları ve hukuksuzlukları mahkûm etmek de müdahale öncesindeki şiddet ortamını küçümsemeyi gerektirmez.

Tarihsel anlamayla hukuki ve ahlaki meşrulaştırma aynı şey değildir.

1983’ün Sözlerini Kendi Zamanında Okumak

Bugünün demokratik ölçülerinden bakıldığında seçilmiş Meclisin üyelerinin askerî müdahaleyi gerçekleştirenlere şükran sunması çelişkili görülebilir.

Fakat 1983 Meclisindeki konuşmaları yalnız bugünün kavramlarıyla yargılarsak dönemin hâletiruhiyesini anlayamayız.

O Meclisin üyeleri, aylarca cumhurbaşkanı seçemeyen, hükûmet kurmakta zorlanan, siyasal cinayetleri önleyemeyen ve ekonomik krize çözüm üretemeyen 12 Eylül öncesi Türkiye’yi yaşamışlardı. Aynı zamanda siyasi partilerin kapatıldığı, adayların denetlendiği ve askerî yönetimin çizdiği hukuk düzeni içinde siyaset yapmaya başlamışlardı.

Bu nedenle 1983 Meclisindeki şükran dili iki gerçeği birlikte taşımaktadır: Şiddet ortamının sona ermesinden duyulan samimi rahatlama ve askerî yönetimin sınırlarını çizdiği kontrollü demokrasiye geçiş.

ANAP’ın şükranı, MDP’nin şükran borcu ve Halkçı Parti’nin tarihin övgüsü ifadeleri, 12 Eylül’ün o gün nasıl algılandığını gösteren önemli tarihsel belgelerdir.

Bu sözleri saklamak veya bugünkü dile uyarlayarak değiştirmek yerine, söylendikleri şartlar içinde anlamak gerekir.

Çünkü geçmişi anlamanın yolu, geçmişte yaşayan insanlardan bugün bildiklerimizi bilmelerini beklemek değildir. Onların ne yaşadıklarını, neden korktuklarını, neye umut bağladıklarını ve hangi sınırlar içinde konuştuklarını birlikte değerlendirmektir.

1983 Meclisi bize yalnız 12 Eylül’e nasıl bakıldığını değil, bir toplumun güvenlik ile özgürlük arasındaki tercihlerinin yaşadığı büyük sarsıntılara göre nasıl değişebildiğini de göstermektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI