Türkiye’de muhalefetin asıl sorunu, ne söyleyeceğini bilmemesi değil. Sorun, söylediğine güven verememesi. Çünkü bu ülkede seçmen artık sadece lafa bakmıyor. Lafın sahibine bakıyor. O sözü söyleyen kadroya bakıyor. Dün ne yaptığına, bugün neyi nasıl savunduğuna bakıyor. Sonra da çok basit ama çok haklı bir soru soruyor; Siz gelirseniz gerçekten farklı mı olacak?
Bugün muhalefetin önündeki asıl eşik budur. İktidarı eleştirmek yetmiyor. Zaten vatandaş hayat pahalılığını da görüyor, adaletteki aşınmayı da görüyor, kurumların nasıl yıprandığını da görüyor. Muhalefetin görevi sadece yanlışları göstermek değil. Doğru sistemleri kurabileceğine insanları inandırmaktır. Siyasette güven, cümleyle değil, davranışla kurulur. Kendi içinde şeffaf olamayan, ülkeye şeffaflık vaat ettiğinde inandırıcı olamaz. Kendi içindeki tartışmaları ilkeyle çözemeyen, memleketin krizlerini nasıl çözeceğini anlatamaz.
Son dönemde muhalefet çevresinde ortaya çıkan her tartışma bu yüzden ve seçmenin zihninde bir tablo oluşturuyor. Adaylar nasıl belirleniyor, kim neden öne çıkıyor, ortaya bir iddia atıldığında neden açık ve temiz bir tavır alınmıyor, neden ilk refleks hakikati aramak değil de mevzi korumak oluyor? Seçmen bunların hepsini görüyor. Ve ister istemez şu kanaate yaklaşıyor; Kendi içinde hesap veremeyen bir yapı, yarın devlette hesap verebilirliği nasıl sağlayacak?
Muhalefetin buradan çıkarması gereken ders açıktır. Önce kendi evinin ışıklarını yakacak. Aday belirleme süreçleri kapalı devre olmayacak. Kim neden aday oldu, hangi ölçüyle öne çıktı, bunu parti tabanı da bilecek, kamuoyu da bilecek. Bir iddia ortaya atıldığında ilk refleks savunma olmayacak. İnceleme olacak. Açıklık olacak. Gecikme olmayacak. Çünkü siyaset, dostlarını koruma sanatı değil, kamu güvenini taşıma sorumluluğudur.
Bir başka sorun da hazırlık meselesidir. Seçmen artık sadece lider ismi duymak istemiyor. Kadro görmek istiyor. Ekonomiyi kim yönetecek, hukuk düzenini kim ayağa kaldıracak, eğitimde hangi ekip çalışacak, dış politikada ülke adına kim konuşacak? Bunları bilmek istiyor. Çünkü belirsizlik, umut üretmiyor. Tedirginlik üretiyor. Bakarız, sonra açıklarız, zamanı gelince görürsünüz anlayışı artık işlemiyor. Türkiye’nin kaybedecek zamanı yok. Hazır olmayanın, güven vermesi de mümkün değil.
Muhalefetin dili de değişmek zorunda. Sürekli dünü anlatan, sürekli mağduriyet üreten, sürekli karşı tarafın kusurundan siyasal meşruiyet devşirmeye çalışan bir dil, bir yere kadar gider. Vatandaş artık uzun şikayet listeleri değil, kısa ve net bir yön görmek istiyor. Ne yapacaksınız, nasıl yapacaksınız, kimlerle yapacaksınız? Cevap burada verilemiyorsa, geri kalan sözler havada kalır.
Ne olmamalı sorusunun cevabı da zor değil. Belirsizlik olmamalı. Kapalı kapılar ardında kurulan ilişkiler olmamalı. Parti içi ölçüsüz çekişme olmamalı. Birine başka, ötekine başka hukuk uygulanmamalı. Çifte standart olan yerde güven olmaz. Güven olmayan yerde de iktidar alternatifi doğmaz. Çünkü seçmen, adaleti önce muhalefetin kendi pratiğinde görmek ister.
Bir şeyi daha açık söylemek gerekir. Bu mesele kişiler meselesi değildir. Bir iki güçlü isimle, birkaç parlak konuşmayla, iyi hazırlanmış mitinglerle kalıcı bir alternatif kurulmaz. Kurum gerekir. Kural gerekir. Disiplin gerekir. Siyasi ciddiyet gerekir. Türkiye’nin ihtiyacı bağıran değil, devleti taşıyabilecek bir muhalefettir.
Sonuçta mesele şuraya geliyor. Bu millet artık sadece kimin haklı olduğuna bakmıyor. Kimin hazır olduğuna bakıyor. Muhalefet bu farkı göremezse, haklı olduğu yerlerde bile ikna edici olamaz. Çünkü sandık, öfkeyle değil, güvenle kazanılır. Ve seçmen bugün aynı soruyu sormaya devam ediyor. Siz gerçekten farklı mısınız? Bu soruya açık, temiz ve güçlü bir cevap verilemediği sürece, iktidar alternatifi olmak bir iddia olarak kalır, bir ihtimal olarak değil.
